confessions
  1. toplam entry 480
  2. takipçi 0
  3. puan 4213

yedinci mektup

ümit yaşar oğuzcan mektuplarından.

"burası büyük şehir, günahkar şehir , o vurdumduymaz, o delidolu şehir. ben bu şehirde sensiz yaşayamam. bir gün kanıma girer şu kalabalık, şu caddeler, şu tıklım tıklım gazinolar. burası şarkılar şehri, resim gibi kadınlar, kadın gibi erkekler şehri. ben bu şehirde sensiz yaşayamam.

yağmur yağıyor, iliklerime kadar üşüyorum. güneş açıyor, utanıyorum yalnızlığımdan. kar yağıyor. ağarıyor çirkin yüzü merhametsiz sokakların. güneş açıyor, utanıyorum yalnızlığımdan. ben bu şehirde sensiz yaşayamam. insan bir vapur olmalı bu şehirde, bir tramvay olmalı, bir otomobil olmalı. en iyisi bir bulut olmalı, gelip evinin üstünde durmalı. madem ki bulut değilim ben bu şehirde sensiz yaşayamam. şehirler de insanlara benzer. gövdeleri, ayakları, dudakları, gözleri vardır, yürekleri vardır, kocaman kocaman elleri vardır. bu şehrin yüreği sende çarpıyor. insan, sana kan taşıyan bir damar olamayacaksa; bu şehirde yaşamamalı. çekip gitmeli.

şehirler de insanlara benzer. duyguları, açlıklarrı, uykuları vardır, kinleri ve nefretleri vardır, aşkları vardır. büyük. insan aşık değilse, bu şehirde yaşamamalı, çekip gitmeli.

şehirler de insanlara benzer, insan bir şehir olamayacaksa, senin içinde yaşadığın; artık yaşamamalı buralarda, çekip gitmeli.

bir gününde dört mevsim var bu şehrin. her sokağında bir dünya var.

bütün sefaletiyle, bütün çirkinliğiyle, bütün orospuluklarıyla bu şehir baştan başa sevgi. bu şehir baştan başa sen.

bu şehirde sevmeyen ya da seni tanımayan yaşadım demesin.

ölüler susmasını bilmeli."

beşinci mektup

ümit yaşar oğuzcan mektuplarından.

"ayrılık diye bir şey yok. bu bizim yalanımız. sevmek var aslında, özlemek var, beklemek var. şimdi neredesin? ne yapıyorsun?

güneş çoktan doğdu. uyanmış olmalısın. saçlarını tararken beni hatırladın, değil mi? öyleyse ayrılmadık. sadece özlemliyiz ve bekliyoruz.

zamanı hatırlatan her şeyden nefret ediyorum. önce beklemekten. ömür boyunca ya bekliyor ya bekletiyor insan. ikisi de kötü, ikisi de hazin tarafı yaşantımızın.

bir çocuğun önce doğmasını bekliyorlar, sonra yürümesini, konuşmasını, büyümesini... zaman ilerliyor, bu defa para kazanmasını, kanunlara saygı göstermesini, insanları sevmesini, aldanmasını, aldatmasını bekliyorlar.

ve sonra ölümü bekleniyor insanoğlunun. ya o? ya o? insanlardan dostluk bekliyor, sevgilisinden sadakat, çocuklarından saygı ve bir parça huzur bekliyor, saadet bekliyor yaşamaktan.

zaman ilerliyor, bir gün o da ölümü bekliyor artık. aradıklarının çoğunu bulamamış, beklediklerinin çoğu gelmemiş bir insan olarak göçüp gidiyor bu dünyadan.

işte yaşamak maceramız bu. yaşarken beklemek, beklerken yaşamak ve yaşayıp beklerken ölmek!

özleme bir diyeceğim yok. o kömür kırıntıları arasında parlayan bir cam parçası. o nefes alışı sevgimizin, kavuşmalarımızın anlamı. o tek güzel yönü bekleyişlerimizin.

insanlığımız özleyişlerimizle alımlı, yaşantımız özlemlerle güzel. özlemin buruk bir tadı var, hele seni özlemenin. bir kokusu var bütün çiçeklere değişmem. bir ışığı var, bir rengi var seni özlemenin, anlatılmaz.

verdiğin bütün acılara dayanıyorsam; seni özlediğim içindir. beklemenin korkunç zehri öldürmüyorsa beni; seni özlediğim içindir. yaşıyorsam; içimde umut varsa, yine seni özlediğim içindir.

seni bunca özlemesem; bunca sevemezdim ki!"

dördüncü mektup

ümit yaşar oğuzcan mektuplarından.

"senden hiç ayrılmamak vardı. zamanı durdurmak, bütün saatleri parçalamak vardı. isyan içindeyim. neydi bu çaresizlik? bizi çepçevre saran bu dört duvar neydi?

bir ara tanrı’yı düşündüm, peygamberleri, dinleri, kitapları düşündüm. boş inançlarımız mıydı çaresizliği yaratan? o bizim eserimiz miydi? öyleyse neden bizden büyüktü, güçlüydü?

bunca yıl neyi aramış, kimi özlemiştim? madem ki benim olmayacaktın neden seni karşıma çıkardılar? kim yaptı bunu? bu kötülükler kimin eseri? tanrı’nın işi yok da bizi mi görsün? öyleyse kime inanacağız?

o kitaplar ki sabırdan bahsediyor. ama ne kadar? nereye kadar? o dinler ki duadan bahsediyor. kime, niçin ve ne zaman? o peygamberler hiç sevmediler mi? ben sana inanıyorum kitaplara değil. ben seni istiyorum. dua değil. sabır değil.

artık gideceksin, biliyorum, vakit geç oldu. yatakta izin kalacak, havada kokun ve yastığın üzerinde bir iki tel saçlarından. telaş içinde giyinmeye başlayacaksın. ’çoraplarında eğrilik var’ diyeceğim, düzelteceksin. dudaklarını boyarken, eğilip ensenden öpeceğim, için sevgiyle dolacak. gözlerin ışıl ışıl, ’üzülme, üzülme’ diyeceksin, ’yine geleceğim.’

ya gelmezsen? hayır hayır geleceğine inanıyorum. fakat yine gideceksin. yine gideceğini bilmek kötü. dayanılmaz bir şey bu.

hatırlıyorum; elini uzattın, ’allahaısmarladık’ dedin, gittin. gözden kayboluncaya kadar baktım ardından, sonra kapıyı kapattım, bir başka kapı açıldı yalnızlığa. yürüyemiyordum, oturamıyordum. yattım, uyuyamıyordum. sanki yerçekiminden kurtulmuştum, boşluktaydım, ağırlığım kalmamıştı.

elimde, tam nabzımın üzerinde bir saat işliyordu her şeyden habersiz. çıkardım, duvara çarptım, parçalandı ve durdu.

fakat sadece saatin sesiydi kaybolan. yoksa zaman ilerliyordu."

üçüncü mektup

ümit yaşar oğuzcan mektuplarından.

"gelme diyecektim, geldin. iyi ettin geldiğine. nerdeyiz? bir şehir yanıyor, dikkat et. tutuşabiliriz, işte ilk ateş gözlerine düştü, sonra dudaklarına, saçlarının arasına kıvılcımlar doldu ışıl ışıl. yanıyorsun, yanıyorum, yanıyoruz.

aramakla yetinsek bunlar gelmeyecekti başımıza. yine de memmunum. iyi ettin geldiğine. taş olup kalmaktansa, ağaç olup yanmak iyi. ellerini ver, ellerini. öpüşmeye susadım. tırnak uçlarından öpmeye başlayacağım seni titreme, yanıyorsun.

koluma yat, sağ koluma, güçlü erkek koluma. dağılsın saçların, bırak. nasıl olsa onları da öpeceğim tutam tutam. kulak memelerini, gür kaşlarını, dudaklarını da öpeceğim. dolgun dudaklarını, seven, sevdiren dudaklarını. dişlerimi dişlerine değecek. yum gözlerini, artık yaşamıyoruz. belki de yaşamak bu, bizim bilmediğimiz.

öyleyse yeni yeni başlıyoruz yaşamalara, derin derin nefes almalara, o ölümsüz olmalara.

bir ekşi elma ısırıyordum, dişlerim kamaşıyordu omuzbaşlarını gördükçe ve biraz sen oluyordum sevdikçe, seviştikçe.

’ışığı söndür’ diyordun, inadına yakıyordum. yalvarıyordun, çıldırıyordum. hiç ağlamadın. ağlasan ne değişecekti. ama ağlamadın işte yükseldin, yüceleştin. tanrılaştın bir yerde. öyle güzeldin anlatılmaz.

alnımdan ter boşanıyordu, saçlarım yapış yapış olmuştu. yüz merdiven inip yüz merdiven çıkıyordum bir dakikada. derin bir kuyudan su çekiyordum. bir mağara ağzından sana sesleniyordum. karanlıklar içinde birbirimizi aydınlatıyorduk.

sağır bir zamandı yaşadığımız. sağır ve merhametsiz. kör bir geceydi yumruklayan kapıyı, kör ve dilsiz.

artık hiç sönmeyecektik, biliyordum."

saat beş

cemal süreya şiiri.

istanbul’da elimi kaldırdım
biraz içkiliydim, biraz sevdalı, biraz da minareli
geleni geçeni durdurdum
bakın dedim bakın gökyüzü nasıl eskimemiş
bir de şu martılara bakın nasıl alıngan martılar
istanbul’da en ince minarede
beş tane gözüm vardı mavi..

istanbul’da gözümün birini söndürdüm
balıkların yarısı yok oldu gitti
hiçbir balığın kuyruğu yok kör oldum
ben bir zamanlar yelpazeli kadınlar görürdüm
evlerinde kocalarında uykularında
yarı yarıya saç yarı yarıya dudak
nasıl sıcak olurlardı düşünürdüm..

istanbul’da divanyolu’nda denizin orda
bütün milleti başıma topladım
herkes birşey söyledi kendine göre
bir kadın döktüre döktüre susuyordu
yaklaştım yanına elini tuttum
bak dedim martılar ne kadar alıngan
işte tam bu sırada saat beşi vurdu..

ikinci mektup

ümit yaşar oğuzcan mektuplarından.

"aramak. ömür boyu aramak. yalnız seni aramak. paslı teneke kutularda, küf kokan dolaplarda, çerçevelerde, tenhelarda, ağaç diplerinde, sonra vapurlarda, trenlerde hep seni aramak. belki bu şehirde değilsin. ne çıkar? seni arıyorum ya! belki de aynı sokakta evlerimiz, sabahları beni görüyorsun işime giderken. sonra akşamı bekliyorsun, alacakaranlığı. beni bekliyorsun ya da bir başkasını, bir başkasını.

hiç gel demeyeceğim sana. aramak neredeyse ben oradayım. ayaklarım ne güne duruyor. yok yok birden karşıma çıkma. kaç, saklan. seni aramak istiyorum.

git bu şehirden haydi git. dağlara çık, o uzak dağlara. rüzgârların krallığında hüküm sür. baktın ki oraya da geldim yine kaç başını al, açıl denizlere. gemilerin en güzeli en büyüğü dilediğin limana götürmeli seni, dilediğin yerde demir atmalı. ben küçük bir balıkçı kayığı ile peşinden gelsem yeter. seni arıyorum ya!

bir yıl, beş yıl, on yıl değil; beşikten mezara kadar aramalı insan ama ne aradığını bilmeli. yaklaşıp uzaklaşmalı aradığından. okyanus dalgaları üstünde bir küçük tekne gibi alçalıp yükselmeli. yalınayak koşmalı yollarda, ayaklarını sivri taşlar kesip kanatmalı. çöllerden geçmeli yolu, yanmalı, kavrulmalı. sonra gözün alabildiğine ak, soğuk ülkelere düşmeli. buzlar kırılmalı ayaklarının altında, üstüne kar yağmalı.

bir gün bulacaksam bile parça parça bulmalıyım seni. ayaklarını afrika’dan getirip bir kağıt üzerine yapıştırmalıyım, saçların sibirya’da olmalı, dudakların çin’de. gözlerin hindistan’da bir mabudun gözleri olmalı, ellerin italya’da bir heykelin elleri. bulsam da seni parça parça bulmalıyım.

yine de bir yerin eksik kalmalı.
yeniden yollara düşmeliyim, onu aramalıyım.
ve tam seni tamamladığım anda ölmeliyim."

birinci mektup

ümit yaşar oğuzcan mektuplarından.

"geceydi. bütün insanların çırılçıplak olduğu bir zamandı. onları düşünüyordum; gümüş tepsilerdeki kristal kadehlerden zamanı yudumlayan insanları düşünüyordum. irili ufaklı aynaların karşısında enseleri bembeyaz kadınlar boyanıyordu. uzun uzun parmakları vardı kadınların. öpülmeye alışmış dolgun dudakları vardı. kocaman kocamandı kalçaları. o kadınları düşünüyordum.

bir kurt bir geyiği kovalıyordu yüreğimde. geyik soluk soluğaydı, yorgundu, bitkindi. karların üzerinde akıp giden bir yıldız gibiydi. koşuyordu. koşmak kurtuluş değildi belki, ama bir ümitti. koşmalıydı.

oysa birer namlu ağzıydı kurdun gözleri. avına güvenle, şehvetle yaklaşıyordu. yeni bilenmiş, sedef saplı bıçaklara benziyordu dişleri. bütün dileği et ve kandı, istese geyiğe hemen yetişebilirdi, ama uzasın istiyordu bu şehvetli koşu, bu bütün damarlarına yayılan sarhoşluk bitmesin istiyordu.

ben seni düşünüyordum. çünkü geceydi. sevişme zamanıydı insanların. yalnızdım. beni kuşatan duvarlar birer beyaz çarşaftı bu saatte. kapılar tüylü, yumuşak battaniyelere benziyordu.

ben seni düşünüyordum. kim bilir ne güzeldin soyunduğun zaman? nasıl kadındın? nasıl öpüşürdün kim bilir? nasıl kadın kadın kokardı her yerin? tutup avuçlarıma sığdırıyordum seni, gözlerime, dudaklarıma sığdırıyordum.

sensiz kahrolmak vardı. seninle yaşamak vardı doludizgin. seninle her gece birbirimizi yenilemek vardı odalarda. odalara sığamamak vardı. bir sel gibi taşmak vardı, gecelerden.

elimi uzatsam tutabilirdim seni, öyle yakındın. zamana kokun sinmişti. belki de uzaktın, günlerce koşsam yetişemezdim sana. zamana kokun sinmişti.

tuttum resmini indirdim duvardan
duvar ağlamaya başladı."

yirmi ikinci mektup

ümit yaşar oğuzcan mektuplarından biri.

"senin için zalim dediler, demek zulmün de bu kadar güzeli olurmuş diye düşündüm. oysa bütün zalimlere karşı kinle doluydu içim. ben hiçbir zulme baş eğmedim, zalimlerden yana olmadım.

seni en istediğim anda gelmemen, geldiğin zaman da bana acıların en büyüğünü tattırman belki zulümden başka bir şey değil. fakat ne yapayım ki onu bile kendine yakıştırabiliyorsan. çoğu zaman nasıl olsa öldüreceği avına gururla bakan bir panterin vahşi bakışı var gözlerinde, içinde, ta derinde zulmün kıvılcımları yanıp sönerken bile sana kızamıyorum, senden nefret edemiyorum, insanı büyülüyorsun. başdöndüren güzelliğinin karşısında asıl büyük zalimin başkası olduğunu düşünüyorum ister istemez.

senin için ’yalan söylüyor’ dediler. kimse farkında değil dudaklarında yalanın ne kadar güzelleştiğinden. yalansız bir seni düşünmeye imkân var mı? senden gelen, senin dudaklarından çıkan bütün yalanlara razıyım. ’seni seviyorum’ dediğin zaman, yalan söylemiş olsan bile, bu sözünü bütün gerçeklere değişmeye hazırım.

hiçbir yalan bu kadar sevimli ve manalı olmamıştır dünya kurulduğundan beri. yalan; senin dudaklarında aydınlık, pembe şafaklara benzer. sen yalan söylerken gözlerin, gökyüzünün sonsuz karanlığında parlayan yıldızlar gibidir.

sen söylediğin yalanlarla varsan; ben bütün gerçekleri senin bir tek yalanına feda edebilirim. sana ’yalan söylüyor’ diyenler; eşsiz dudaklarında yalanın ne kadar güzel olduğunu bilmeyenlerdir.

sana ’kalpsiz’ dediler. üç milyar insanın yaşadığı bir dünyada çarppan bir tek kalp varsa o senin kalbindir. bir tek kalp varsa; iyilik diyen, güzellik diyen, aşk diyen o senin kalbindir. bir tek kalp varsa yeryüzünde beni seven yine senin kalbindir o.

bütün zulümlerine, bütün yalanlarına rağmen beni sevdiğini biliyorum, ikimizi çepçevre kuşatan çaresizlikler içinde kalbin hâlâ çarpıyorsa beni sevdiğin içindir. yoksa aslında bu yalan ve zalim dünyada yaşanmaya değer bir tek dakikanın bile var olduğuna inanmak gerçekten imkânsız bir şey.

aşkın seni sevmek olduğunu benden başka bilen var mı söyle? seni zulümlerinle, yalanlarınla kim bunca ilahlaştırabilir söyle?

söyle, sevdiğim benim, ömür boyunca seveceğim benim; zulümsüz, yalansız bir dünyada yaşanır mı söyle?"

ümit yaşar oğuzcan

"senin için ’yalan söylüyor’ dediler. kimse farkında değil dudaklarında yalanın ne kadar güzelleştiğinden. yalansız bir seni düşünmeye imkân var mı? senden gelen, senin dudaklarından çıkan bütün yalanlara razıyım. ’seni seviyorum’ dediğin zaman, yalan söylemiş olsan bile, bu sözünü bütün gerçeklere değişmeye hazırım.

hiçbir yalan bu kadar sevimli ve manalı olmamıştır dünya kurulduğundan beri. yalan; senin dudaklarında aydınlık, pembe şafaklara benzer. sen yalan söylerken gözlerin, gökyüzünün sonsuz karanlığında parlayan yıldızlar gibidir.

sen söylediğin yalanlarla varsan; ben bütün gerçekleri senin bir tek yalanına feda edebilirim. sana ’yalan söylüyor’ diyenler; eşsiz dudaklarında yalanın ne kadar güzel olduğunu bilmeyenlerdir."

(bkz:yirmi ikinci mektup)

afili parçalar

76. madde şöyledir:

"herkesin bildiği şeyleri çocuklardan saklamayın. çünkü o zaman kendilerini dünyanın dışına itilmiş hissederler. o ruh hali de, öğrenmelerini istemediğiniz şeylerden daha çok zarar verir onlara. bir çocuğun, kuş olduğunu düşünmeye hakkı vardır. tabii bu biraz tehlikelidir. özellikle arka balkonlarda manasızca oturmayı seviyorsa.

serin ve sakin bir sabah balkonda kahvaltı ediyorduk. saçların dağınık, gözlerin uykuluydu. kalbimi kazanmak için hiçbir şey yapmana gerek yoktu.

çok pis canım sıkılıyordu o sabah. hatıralar ve şairler, kötü evler ve ara sokaklar, polisler ve özel güvenlikler tarafından hırpalanmıştım. sınır dışı mı ederlerdi yoksa kendi imkânlarımla mı giderdim bilmiyordum ama bir hicrete ihtiyacım olduğu kesindi. hayatımı resetleyip her şeyi yeniden düşünmek, her şeyi yeniden yorumlamak, her şeye yeniden alışmak istiyordum. elimdeki çay bardağını manasızca evirip çeviriyordum. basit bir şey söylemek istiyordum ama asla unutulmayacak bir şey. her an söyleyebilirdim de. ağzım iyi laf yapıyordu o aralar. zamanın dışındaymış kadar kederli ve salaktım çünkü. ama seninle konuşamıyordum bir türlü. senin karşındayken utanıyordum, ufalıyordum, büzülüyordum, notlarıma bakmaya ihtiyaç duyuyordum.

insanı delik deşik eden sessizlikler var, geceyi bölen çığlıklardan daha beter. ve sen o sessizlikte ne demek istediğimi anladın. çünkü sen de çocukken bir kuş olmak istemiştin. yakınmadan, ortalığı ayağa kaldırmadan acı çekmeyi öğrenmek hayli zamanını almıştı. beni anladığında o kadar şefkatle baktın ki, sanki gözlerinle saçlarımı okşadın, gözlerinle ellerimi tuttun ve aynı gözlerle kahvaltına devam edebilirsin dedin.

bu sabah bir çocuk pencereye çıkıp yangın var diye bağırdı. sonra da koşup kendini denize attı. ölülerin üstüne basarak yürümekten yorulmuşsan bir balık olduğunu da düşünebilirsin."
0 /