confessions

independence

- Admin -

  1. toplam entry 117972
  2. takipçi 68
  3. puan 2040958

bilgi sözlük yılbaşı kutlaşması

redleader
aradım ama bulamadım, benzer bir başlık ya da format varsa affola.

2020'yi bitirip 2021'e girerken buradaki yazarların birbirlerine iyi dilekler dileyeceği başlıktır efendim. çok tuhaf, zor, bazen yalnız bazen sadece görüntülü aramayla dolu bir yıl geçirdik. burada bir sürü şey yazdık - bazen geyik döndü, oyun muhabbetleri yapıldı; bazen de çeşitli tiyatrocuları gömdük. random harflerle güldük, beraber yutup videoları izledik. ciddi konuları tartıştık, dünya ve insanlık hakkında farklı görüşleri tartıştık.

bu yılda bize içimizi dökecek güvenli bir alandı bu sözlük. tek bir harf yazmış herkese katkılarından ve emeklerinden dolayı çok teşekkürler.

yeni yılda bütün bu saçmalıkların biteceği, herkesin sevdikleriyle dilediği kadar görüşüp uzun uzun hasret gidereceği, önce sağlıklı sonra bereketli bir yıl diliyorum herkese. 2021'de bütün sorunlarınız hallolsun, burnunuza çubuklar sokulmasın, her hayalinizi gerçekleştirebilin!

mutlu 2021'ler olsun hepimize şimdiden!

joe biden

redleader
selam arkadaşlar, bir süredir amerikan seçim sonuçlarına ağladığım için shdksdf şaka şaka biraz neler olacak neler bitecek görelim diye bekledim. amerika'nın 46. başkanı olan joe biden hakkında biraz bilinmeyenlerden, biraz da 2021'de onu ve dünyayı ne bekliyor ondan bahsedelim.

ön not; bulduklarımla ilgili kaynaklarımın çoğu reddit ve özellikce r/conspiracy'den geliyor. adamlar seçilene kadar beklemiş sonra muhalefet yapmış, tıpkı bizim muhalefet gibi.

başlamadan önce, amerikan başkanının konfeti patlarken korkudan altına sıçışına gülerek başlayalım:


halbuki amerika ne babayiğitler gördü.


amerikan seçimleri ile ilgili yazdığım yazıda değindiğim gibi, joe biden 47 yıldan beri amerikan siyasetinin içinde olan biri insan. tabi bu kadar sürede at izi it izine karıştığından unutulmuş bir olay: bu adam daha önce amerikan başkanı olmaya çalıştı.

1988 yılında, demokrat partiden başkan adayı olabilmek için yarışa giren biden, aynı sene ingiltere'nin işçi partisi başkanının seçim konuşmasını jest ve mimiklerine kadar çalınca hayalleri sekteğe uğruyor.

tabi o zamanki amerikan medyası adamı araştırmaya devam etmiş. okulda okurken sürekli araştırma konusu olan makaleleri birebir kopyala yapıştır yapıyormuş. bir röportajda gazeteciler bu sahteciliği sormuşlar; o da başlamış bol keseden atmaya. demiş ki, benim iq'um sizden yüksek anlamazsınız, ben 3 tane okul bitirdim (yandal yaptı), okulu ilk 50%'de tamamladım (85 kişide 76. oldu) gibi gibi şeyler. atıp yalanlanıyor.

daha sonra da baktı bu bokları çeviremeyecek, aday adaylığından çekiliyor. öyle bir loser.

bu saydığım özellikler, kendini yukarıdan görme ama loserlık filan tanıdık geliyor mu? bildğiniz trump valla. tabi o seçimden bu yana 30 yıl geçmiş, hiç bahsi geçmiyor bunların. özellikle ana akım, yan akım, soyal filan her cins medyada, şartlar ne gerektiriyorsa o gösteriliyor.

burada bir medya parantezi açalım. aşağıdaki grafik, insanların oy verdiği partilere göre, medyaya güven endeksi.


cumhuriyetçiler, özellikle trump'ın seçilip ortamlarda "feyk haberrrr" diye bağırmasından sonra, medyaya güvenmeyi bıraktılar. diğer taraftan körü körüne inanan insanlara da bu yukarıda söylediğim haberleri göstermiyor bu medyacırıspılar.

parantezi kapatalım. dediğim gibi biden aslında diploması olmayan başkan diyebiliriz, dünyada tek kıps kıps. bunun dışında trump ile aynı kalıp, aynı döküm.

ne kadar aynı, ne kadar paraya tapan kafada olduklarını şöyle anlatayım. diyorlar ya trump virüsü sallamadı, ekonomik kriz var, biden kaynakları sağlığa yatıracak diye?

aşı başlığında konuşmuştuk, devlet 4 milyar dolar masraf yapıyor aşı araştırmalarını teşvik için diye. peki başkanlık seçimleri için 2020 yılında, yani covid'in hüküm sürdüğü bu saçma zamanda harcanan para ne kadar?

14 milyar dolar.

yani bu virrüs bokunun bitişinin önündeki engel para, imkan, kimin başkan olduğu değil arkadaşlar. bekledikleri şey, insanları kontrol edebileceklerinden emin olmaları. o anda direk virüsün aşısı da çıkar, bir anda mutasyon geçirir zararsız olur, ay'da buldukları su virüsleri öldürüyor çıkar vs. vs.

o değil biden'dan girdik nerelere geldik, biden'a bağlıyorum. trump seçilseydi eğer bu adamların uğraşıp duracakları bir 4 yıl daha olacaktı. planlarını uygularken ülkeyi inatla kapatmayan bir başkan, gidip rusyayı yalayan bir tiple boğuşacaklardı. ama şimdi oğlunu ukraynalı fahişelerle devlet sırrı konuşmaya gönderen biden, bu "mutlak kontrol" sürecini çok hızlandıracak.

belki de bu adamın yemin ettiğinin bir hafta içerisinde aşıyı verirler piyasaya. "aşı psikolojisi hassas bünyelerde şiddeti tetikliyor" diye silahları toplarlar. biden kalp krizi geçirir, whore of babylon ve kapanış. (psikolojisi hassas bünye derken, 10 aydır eve kapatılıp insan ve güneş görmeyen bizlerden bahsediyorum).

amerika'nın 46. başkanı insanlığa hayırlı olur umarım. yaşlılıktan iki füze atmayı unutsa gene kar ne diyeyim.

modern amerika tarihi

redleader
(not, henüz foto filan eklemedim. belki de eklerim zaman bulursam, ama şimdilik düzyazı tamamen)

uyarı: bu yazı çok uzun olacak, tarihe alternatif bir bakış açısı sunacak ancak sindirmesi zor ya da bazı yerleri absürt gelebilir. yazının sonlarında din konusu da giriyor işin içine ve bence en önemli kısım orası, ama sizi din tutuyorsa haberiniz olsun. benim tavsiyem bu yazdıklarımı baştan sonra masal gibi okuyun, kasmayın kendinizi ve en sonda karar verin bu masalda gerçeklik payı olabilir mi diye.

daha başlarken, spoiler gibi bütün bu yazının özetini vereyim. abd başkanlık seçimlerinde biden seçildikten sonra covid bitecek.

her şey aslında paranın bulunuşuna kadar dayanıyor, ama bizim irdeleyeceğimiz bölüm, aşağı yukarı 2. dünya savaşından sonra bugüne kadar olan kısım.

hiroşima ve nagasaki'ye atılan atom bombaları ile savaş bitmiş, hitler kafasına sıkmış, rusya palazlanmış ve nispeten yeni kurulmuş amerika'nın uzun süre sonra ilk kez aktif bir savaşı kalmamış. ortada mahvolmuş ülkeler, bitmiş bir ekonomik sistem var dünya çapında. bunlar tabi biz sıradan halk için, yoksa kastettiğim dünyadaki bütün zenginlik, bir kaç yerde toplanmış durumda. isviçre, vatikan, kayıp nazi altınları filan bunlar hep bir kaç kişinin tekelinde. bu durumun yarattığı sıkıntılar, aslında bugüne kadar çektiğimiz çoğu felaket ve ölümün sebebi. konumuz başkanlık seçimleri, o yüzden uzatmadan bir "para nedir nasıl çalışır"ı açıklıyorum.

para, takas kavramını herkesin üzerinde anlaştığı bir standarda oturtan icat. artık fasülye karşılığı oküz almak zorunda değilsin, direk altın sikke veriyorsun. başkasına da fasülyeni satıyorsun altın alıyorsun. insanlık ya parayı bulacaktı, ya da 100 kişilik köylerde "herkes bir işin ucundan tutarak" yaşayacaklardı.

insanlık parayı seçti. çünkü çok büyük kolaylık. fakat tabi herkes sürekli cebinde altın taşıyor, bunlar kayboluyor-çalınıyor-insanlar birbirini öldürüyor. biri çıkıyor diyor ki "hacılar siz altınlarınızı bana verin, ben saklıyım bunları, size de senet vereyim."

halk diyor "vat dı fak is senet?"

cevap veriyor bana o kağıdı getirince, size orada yazan kadar altınınızı vereceğim. böylece hiç cebinizde taşımanıza gerek olmayacak, ya da yarım altına bir şey alabileceksiniz. ve başlıyor ilk banka olarak himet vermeye.

bankalar kadar insanlığa zararlı bir başka oluşum var mı bilmiyorum, ama özünde çok gerekli bir sistem ne yazık ki. çünkü insanların bazıları kötü. ve fakat, bu kötü insanlar bankaların başına gelince ne oluyor?

bankalar, elinde olandan daha fazla altın kağıdı basmaya başlıyor. 100 tane altın varken kasabada, 1000 altınlık kağıt dolaşıyor yani. sonra bir gün tabi ki yakalanıyorlar, ve tahminim linç ediliyorlar. yüzyıllar içinde nasıl değiştiğine değinmeyeceğim, tarih kısmı bu kadar.

paranın şu anda çalışma şekli de şu. (çoğu) devlet, ülkesindeki piyasaya bakıyor. bu ülkenin çalışmaya düzgün devam edebilmesi için, 0'dan büyük bir enflasyon olması gerekiyor. yani eksi enflasyona dünya çapında geçildiği zaman, çok büyük sıkıntılar doğabilir. ki şu anda çoğu avrupada bir çok ülke negatif faiz ve enflasyonda.

bir de bilmeniz gerekeni insan sayısı arttıkça enflasyon düşüyor. yukarıdaki gibi bir örnek vermek gerekirse; ortada 100 altın var ve 100 kişi var. bu kişiler evlendi çocukları oldu, artık 100 altın ve 150 kişi var. artık bir tas yemek 1 altın olamaz, çünkü o zaman çocuk aç kalıyor ve bir yemek 0.66 altın oluyor. bunun sonucu olarak eğer piyasadaki üretim artışı, insan artışına denk düşmezse, para değer kaybediyor, deflasyon oluyor.

umarım güzelce anlatabilmişimdir. e devletler bakıyor durdukları yerde zarara giriyorlar, üretimi teşvik etmeye başlıyorlar. daha çok fabrika, daha çok çocuk işçi, daha çok vergi (ya da devletin geliri). buraya kadar da hadi dayandık ama buradan sonra dananın kuyruğu kopuyor arkadaşlar. mantık ceketinizi asın gelin.

teknoloji ilerledikçe, ford gibi puştlar, kanban gibi tipler çıkıyor. bu insanlar fabirakalar kuruyor, ve 2 milyon kişilik tatlış bir ülke, atıyorum dünyanın tişört üretme merkezi oluyor. ayda 500 bin tişört üretebiliyorlar. eh, 1 yıl gibi kısa bi sürede tüm dünya'ya yetecek kadarını ürettik. devam mı?

tabi ki devam, çünkü para çok tatlı. ürettikçe üretiyor, sattıkça satıyor, o sattıkları atık mı olmuş, satılmayanlar yanmış mı bitmiş mi umrunda değil. dediğim gibi, bazı insanlar kötü.

evvettt para hakkında bu kadar yeter, tekrar sahnemize dönelim: ikinci dünya savaşı sonrası, ekonomi bitmiş, bütün para birkaç yerde toplanmış. bu çok zenginler bakıyor ki, "zenginlikleri 5 para etmez dünyada herkes fakir olunca". adam gidip altın verip araba alamıyor artık, çünkü karşısındaki ekmek istiyor. fırıncı desen o da aynı. napsak napsak diyorlar ve tüm dünyayı kalkındırmaya karar veriyorlar. kalkmak derken, ass up tits down pozisyonu diyorum.

1945'te seçilen truman, avrupa'nın ekonomisinin şahlanması için truman yardımlarını yapıyor. bu yardımlar "dünya üzerindeki tüm demokratik ülkelere" veriliyor ve "dışarıdan gelen tehditlere karşı korunması" için kullanılıyor. ahahhs kılıfı beğendim, özetle para saçıyorlar.

parayı saçanlar kimler mi? rotschildler filan. eski, ingiltere ve anakara avrupasında kurulmuş bu gruplar, bütün devletleri kıskıvrak yakalamış durumda. sert bir giriş oldu, hemen açıklayayım.

yukarıda devletlerin enflasyonu kontrol etmek zorunda olduğunu söylemiştim. bunun için en kolay yöntem devletin para basması. ve fakat, devletlerin para basma yetkisi yok, bunlar merkez bankalarına ait ve merkez bankaları da özel. sahipleri de yukarıdaki aileler. devlet gidiyor "bana 1 trilyon ver", ve bu adamlar parayı basıp develete borç olarak veriyor.

devlet alıyor bunu bankalara dağıtıyor, sisteme öyle sokmuş oluyor. yoksa gidip küçük esnafa sana bana 1000 lira vermiyor yani. e tabi bankaları yukarıda konuştuk, ne yapıyorlardı? olmayan parayı veriyorlar insanlara. bunu günümüzde de yapıyorlar; ve her 1 tl için tam 7 tl borç verme hakları var.

ha bir de, bu bankaların sahipleri de yukarıdaki aileler. yani devletleri taşaklarından yakalayan bu pislikler, hem dünyaya para veriyor hem de bu paradan 8-10 kat daha da para kazanıyor.

"bu kadar boktan bir şey nasıl olmuş insanlar nasıl izin vermiş" diyebilirsiniz; haklısınız. amerikan iç savaşı da tam olarak bu yüzden yapılmış bir savaştır. kölelik filan onlar hollywood uydurması yani. savaşı çıkartıyorlar, ve sonra da savaşı finanse etmek için bir "bankalar birliği" kuruyorlar. bu birlik sonra federal reserve yani onların merkez bankası oluyor. bu bankalar birliğindeki bankalar kimin mi? bazı ailelerin.

truman, demokratik ülkelere para saçarken, bu paralar da bu ailelerden geliyor, onlar çoook çok zenginleşiyor.
daha sonra eisenhower geliyor, komunizmin yayılmasını engellemek amacıyla çalışıyor. kömünüst ajanda dediğimiz de, bu zengin ailelerin sözünün geçmediği yerler farkındaysanız: çin, rusya filan. daha önemlisi, bu "ürettikçe daha çok üretelim, onlar sattıkça daha çok kazanalım" gibi kapitalist olmayan ülkeler. hani komünisty değil de, anladınız.
ondan sonra ise kennedy geliyor, jfk reis. bu kennedyler aslında yüzyıllardır amerikan siyasetinin içindeler ve aileleri biliyorlar. jfk denen babayiğit ise çıkıyor isim vermeden diyor ki "bu ülkede gizli kapaklı işler dönüyor, ben bunlara izin vermeyeceğim". suikaste kurban gidiyor.
yerine lindson johnson geliyor. bu adam vietnam savaşına giriyor. bir de "büyük toplum" diye bir idealden bahsediyor ve yoksulluğa savaş açıyor. evet, yoksulluk; halbuki tüm dünyaya para saçıyorlardı? işte, kendilerine borç aldırttırarak saçıyorlardı onu ve insanlar fakirleşti.
yerine gelen nixon, tam bir "haydi insanlara havucu gösterelim" dönemi yaşatıyor amerikan halkına. vietnam savaşı bitiyor, kansere karşı savaş açıyor, çevreyi koruma kanununu çıkartıyor, ay'a gittiğinin videoları basına sızıyor.

bu arada halk tarafında ne oluyor? işte hippiler, woodstock, boomer jenerasyonu filan. bize hep geyik olarak "boomerlar çok zengin yha" ya da "onların zamanında çok ucuzmuş her şey" diyorlar. ama ben açıkçası çok zengin bir boomer hiç görmedim. o dönemde her şey ucuz evet, ama çok bir şey de yok aslında. teknoloji filan zaten de, hani çok insan da yok, kasabalarda bir araba bir ev hayat geçiyor, çeşitlilik sıfıra yakın.

çünkü en büyük sıkıntı ne biliyor musunuz? bütün bu tepedeki ailelerin ellerindeki para, dünyadaki altınla sınırlı. tamam, 8'e 10'a katlıyor, ama en azından bir sınırı var. bu nixon denen kukla, 1973 yılında paranın altın eşdeğerliğini kaldırıyor.

bu da, abd parasının aslında bir kağıt parçasına dönüşmesi demek oluyor. işte bu noktada, artık tamamen hayali borçlar, uydurma miktarlar, gerçek dünyada hiç bir değeri olmayan şeyler ortada dolanıyor.

ve insanlık borçlanıyor. her yeni doğan bebek hayata 39 bin dolar borçlu başlıyor hatta. artık insanların bir sürü şeyi var, ama değerli hiç bir şeyi yok. on bin kağıt parçasına araba alıyor, onu sekiz bine satıyor ve hop daha da borçlanıyor.

kime borçlandıklarını biliyorsunuz.

nixon'dan sonra gelen gerald ford, ekonomik krizle ve yüksek enflasyonla boğuşuyor. e ama ekonomik kriz neden? çünkü bu noktada artık insanların çoğalma hızı, üretimin artış hızına yetişemiyor. yani bugün 100 gömlek ve 10 insan varsa, yarın 1000 gömlek ve 11 insan oluyor. sayılar da bu kadar abartı bu arada, çünkü para artık tamamen hayali bir şey olduğu için, bunu kullanmayı bilenler zengin oluyor. warren buffet'lar boklar püsürler bunlar işte. bence aynı zamanda boomerlar zengin algısının oluşmasına sebep veren de bunun gibiler. halbuki bu adamlar boomer sayılmaz bile.

bu borç sisteminde adamlar "madem para hayal, madem borç yalan" diyip gidiyorlar 10 milyon kredi çekiyorlar, bunla yatırım yapıyorlar. seneye 11 milyon doları oluyor havadan çünkü üretim manyak gibi artıyor, yatırım yaptığı şirket durduğu yerde büyüyor adeta. bir de, bu adam borçlu olduğu için vergi ödemiyor desem? bankalara 10 milyon borcu olduğu için 0 vergi vereceği 1 milyon dolar kazancı var.

bu noktada amerikan halkının havuçla imtihanı sürüyor. takip eden jimmy carter ve ronald reagan tatlış insan hakları filan fıstık havalarındalar, esas olarak soğuk savaşı bitirmeye çalışıyorlar. çünkü aileler baktı orada milyarlık çin, milyonluk rusya öylece bekliyor sağılmak için.

ve en sonunda soğuk asvaşın bitişiyle, savaşçı amerikan prenses ay pardon presidentleri dönemi başlıyor. taa baba bush zamanından bahsediyoruz. savaş en karlı iş tüm dünyada, tarihin ilk başından beri. çünkü birine başka birini öldürtmen için çok para harcaman lazım. bu noktayı unutmayın, döneceğiz: çok para ile neler yapılır.

bu karlı sistemde aileler parayı kırıyor tabi ki gene. amerika füze üreticek parayı nereden bulacak yoksa?

en tehlikeli dönemler bu dönemler işte. ki siz bakmayın yakın zamanda çıkan bu sjw tayfasına, bunların tamamı amerikanın bekası için yapılan savaşlara alkış tutan tipler. çok sevilen obama bile binlerce çocuğun kanını elinde bulunduran bir şerefsiz.

internetin çıkışı ve yaygınlaşmasıyla, artık sanal para üretmek çok daha kolay hale geliyor. hayali ihracat fila gibi şeyler zaten, ama artık ben internet üzerinden emeğimi tüm dünyaya satabilir hale geliyorum. artık pazarım mizuri eyaletindeki şirin kasabam değil, tüm dünya.

2016'ya gelene kadar internetin gelişimi bir de "teknoloji devleri" oluşturdu. bunlar hem medya, hem de gerçek anlamıyla teknoloji alanındaki kişiler. bill gates, elon musk, jeff bezos gibiler. bunlar da baya baya zengin durumdalar, ama farkettiyseniz bunlar sadece sistemin içindeki parayı toplayan adamlar.

yani tepedeki aileler, bunlardan kat kat daha zengin. ama bu küçük balıkların çok önemli bir avantajı var, dünyayı yavaş yavaş ele geçiriyorlar. bu yüzden onlar da artık bu dünyayı yönetme pastasında söz sahibi. rotschild 50 milyon dolar öneriyorsa, bill de 50 önerebiliyor.

bu niye önemli: ne kadar para olursa olsun bir şeyi yapmayacak insanlar var. bu insanlar iyi insanlar. kalanlar için ise, o işi daha ucuza yapacak birini elbet bulabiliyorlar.

bu tepedeki aileler, küçükleri de öyle toplantılarına filan almaya başlıyorlar arada. onları kullanıyorlar, gaz veriyorlar ve istedikleri şeyleri yapmak için araç olarak kullanıyorlar.

ve geldik 2016 yılına. bu yılda trump bir şekilde seçiliyor. ve en azından seçim dönemindeyken, trump gerçekten troll bir aday. karşısında hillary gibi yıllarca ailelerin elinde büyümüş bir kişi varken kazanması imkansız. ama oluyor bir şekilde. ben kendi yarattıkları sistemin açığını rusların filan bulduğundan şüpheleniyorum. çok da önemli değil zaten.

seçildikten hemen sonra trump'ı da ele geçirdiler, ya da en azından kendisi de bir "küçük balık" sayılabileceği için bir miktar bağlantıları vardır belki. komik olan, bu adam tam bir andaval. yıllardır süren havuç yedirttikleri halk bir anda sağa sola sataşan, sürekli isyanlar çıkan saçma sapan bir yere dönüştü. bu cibiliyetsiz dışarda savaşlardan vazgeçmedi uzunca süre, başka ülkelere pirim verdi. çünkü kendisi bir vizyonsuz ve 3-5 milyonun ötesini göremiyor.

günümüze kadar geldik. yukarıda saydığım, trump hariç tüm başkanların mason loncasına üyelikleri ve/veya bir bağlantıları var. ya doğrudan üst kademedeler, ya da bilmemne kilisesi sekti gibi isimleri olan abuk subuk mini loncalarına gidiyorlar.

bu mason loncası ise tepedeki ailelerin loncaları. yani, uzun süredir para sayesinde dünyayı yönetenler, her şekilde her yeri kontrol ediyorlar. bağlantıları uzun uzun ve tek tek yazdım bu noktada, kanıtlarıyla.

şimdi din konusuna girmemiz gerekiyor. ama öncesinde; çok paranız olsaydı ne yapardınız? hayal gücünüz ne kadar geniş olursa olsun, bu adamların elindeki para miktarıyla ve dolayısıyla yaptıklarıyla ölçüşemezsiniz.

peki, herhangi bir para miktarı için ahlaki ya da insani değerlerinizden ödün verir misiniz?

bu adamlar o yolu çoktan geçmiş durumdalar. yaptıkları iğrençlikler insan kaçakçılığı, tecavüz, çocuk tacizi, insan öldürme, kan içme gibi şeyler. bunların hepsinin de kanıtları var, hangi tarikatta kim nasıl yakalanmış diye. "yok o loncadaki münferit bir olay" diyorsanız bilemem.

peki bu adamlar bunu neden yapıyor? bakın burada açıkçası benim iki tane cevabım var sadece. bir - açgözlülük, iki - saf kötülük. ve bu kadar çok acı çekilirken hala daha vazgeçmeyenler benim nezdimde kötüdür.

peki bu adamlar kötü, e o zaman bizi niye öldürmüyorlar? cevap: öldüremiyorlar. bizi yaratan gücün ne olduğunu düşünüyorsunuz ya da inanıyor musunuz bilemem, ama şu yukarıda saydığım asırlardır süren kötü niyetin hala daha insanlığı yokedemediği bana çok zor geliyor. soğuk savaşta bir adamın düğmeye basmasına bakardı halbuki, gerçekten kötü olsalardı.

ama bu adamlar sadece kötü değil, bu adamlar satanist. şeytana tapıyorlar ve amaçları şeytanın amaçları. kovulurken şeytan diyor ki "ben bütün bu insanları ayartacağım, sen de göreceksin". yaratıcımıza olan garezini, insanların tamamını ayarttığı gün çıkartacak.

ve o gün hiç gelmeyecek aslında, çünkü bu dünyaya biz hakim kılındık ve o ne kadar çok uğraşırsa uğraşsın beyhude. her şey yaratıcımızın istediği gibi istediği zaman bitecek.

haa ama bu kötülük, bu iğrenç varlıklar vazgeçmiyor görüyorsunuz. bu adamların kazanmasının yolunu açıklıyorum. eğer bu tuzaklara düşmezsek, hepimiz için umut var. bu adamlar
1) din tamamen unutulursa
2) insanlar tamamen, ayaklanamayacak şekilde köleleştirilirse

kazanacak. daha henüz 1'e ulaşmaları çok zor, ve onun yolu 2'den geçiyor. şu anda bir olay olduğunda, bu olayın kötüler tarafından mı yapıldığını anlamak istiyorsanız sadece bu soruyu sorun: sonunda biz birazcık daha mı köle olacağız?

kölelik aracı = para bu arada. bütün bu covid pandemisi aslında ekonominin sıçışı konusunda panik olmamızı engelliyor. pek çok insan, yıllar önce "2020'de bu ekonomik sistem patlayacak" diyordu, ve patladı. covid süreci bittikten sonra nasıl bir ekonomik sisteme uyanacağımız, tamamen meçhul. ve daha kötüsü, bu ekonomik sistem mümkün olduğunda insanları köleleştirmek üzerine olacak.

evrensel asgari ücret gibi
bitcoin ya da değil, kripto teknoloji gibi
vatandaş bilgilerini bulunduran çip gibi
her yerde seni takip eden kameralar için gerekli internet altyapısı (5g) gibi
facebook hesabı şart olan sanal gerçeklik gibi
cashless society - parasız toplum gibi

bu saydığım şeyler ve çok daha fazlası için gerektiğinde covid'i kullandılar, kullanıyorlar ve kullanacaklar. şu anda herkesin tek tip olması için maskeleri verdiler, insanları birbirinden uzakta ve kimseye güvenmeden, yalnız yaşamaya itiyorlar.

yeni ekonomik sistemi hazır ettikleri anda, bu covid süreci de bitecek. ve bu sistem, biden'ın seçilmesiyle ortaya çıkacak. eminim bu adam yemin törenini yaptıktan 1 hafta içinde aşı bulunacak.

bill gates'in aşı fetişi neden zannediyorsunuz?
ya da insana takılan ilk mikroçipi, paypal'ın kurucusunun kurması tesadüf mü?

tek istediğim sizden, covid adı altında hangi özgürlüklerinizden feragat ettiğimize dikkat edelim. bunun dışında buraya kadar okuduysanız çok teşekkürler, güvenli günler diliyorum. aman şeytana uymayın.

tiktok

redleader
biraz uzun oldu, o yüzden arkaya müzik de verelim.


eylül 2016'da çıkan çin menşeili sosyal medya. kendisiyile ilgili araştırıp, okuyup, haberleri takip edip, en sonunda da deneyen biri olarak sosyal medya denen araçların tartışmasız en iyisi. önce sosyal medya kavramının gelişimine değinip, neden tiktok'un bu işte en iyi olduğuna bakalım.

zuckerberg isimli şahıs facebook fikrini çalmadan önce de, bugünkü sosyal medya'ya benzer araçlar vardı. fb'nin bunlardan farklı yaptığı tek şey aslında, sınırsız fotoğraf koyabilme özelliğiydi. peki sadece bu kadar basit bir değişiklikle nasıl bugünkü yerine gelebildi?

sosyal medya dediğimiz şey aslında insanların birbirleriyle ve dünya ile etkileşim kurma çabasından ibaret. bu yüzden, iletişim teknolojisindeki gelişmeler ile her zaman elele ilerliyor. bu basit bir kural ile hangi sosyal medya şirketinin geçmişte neden tuttuğunu / tutmadığını ve gelecektekilerin başarısını az çok kestirebiliriz hatta.

bir kaç örnek verelim. yonja, hi5 vs. çıktığında "fotoğraf" insanların rahat kullanabildiği bir iletişim aracı değildi. o zamanlar yazışıyorduk; sms, msn, icq filan. herkesin kamerası yoktu telefonunda; varsa da 12*12 pixel filan çekiyordu. Facebook'un hızlı yükselişi, aslında iphone'un çıkışı ve kameralı telefonların yaygınlaşmasıyla denk düşmesinden. ve hatta, twitter'ın şansı da bu teknolojideki "geçiş" döneminde kurulmasından. ve yazmak her zaman kolay ve tercih edilir bir şey, tıpkı bu sözlük gibi.

biraz ilerleyince vine vardı, bumerang vardı misal. onların sıkıntısını tahmin edebiliyor musunuz? evet kamera var ve foto çekiliyor, ama ön kamera gibi bir kolaylık yok. ya da gene kötü kalite videolar, editing yetenekleri kısıtlı. vaktinden erken çıktığı için şu anda unutulmuş sosyal mecralara örnek bunlar. şu anda tiktok'un yaptığının biraz daha kötüsünü yapıyordu bu uygulamalar sadece halbuki.

aşağı yukarı bu zamandan itibaren facebook'un tekelleşmesi başlıyor zaten. instagram ve whatsapp'ı satın almasıyla birlikte batı dünyasındaki en fazla kullanıcıya sahip şirket oluyordu hatta. bu yüzden eğer şu anda "tutmuş" bir yenilik varsa bile, genellikle bu şirketin başının altından çıkmış oluyor. çünkü para.

ama batı dünyası dedim, çünkü dünyanın öteki yarısında işler hiç öyle değil. orada devlet eliyle bu tekelleşme destekleniyor, ve kendi kurdukları 3-4 milyar insanlık bir eko sistemleri var. wechat mesela dünyada facebook dışında en çok kullanıcısı olan mesajlaşma uygulaması, 1 küsür milyar ile. ya da hindistan'n şu anda nakit para kullanımı çok az ve bazıları devlet destekli, bazıları desteksiz bir çok çözümleri var takas için. takas yani bakınca bildiğin.

işte tiktok bu bölgelerde doğmuş ve parlamış bir uygulama. bu uygulamanın "içeriği" diye bir şey yok, tıpkı diğer sosyal medyalar gibi. ama bu adamların yaptıkları şey, sunum tekniğini mü-kem-mel hale getirmeleri.

uygulamaya giriyorsunuz, üye oldunuz. size bir tane soru soruyor: "ilgileriniz seçin". öyle yazmalı filan da değil, sadece tıklıyorsunuz. ve o andan itibaren sonsuza kadar kaydırmanızı engelleyen hiç bir şey yok. size video yükle bile demiyorlar, ne isterseniz onu yapıyorsunuz. başka konular mı görmek istediniz? iki tık. video mu yükleyeceksiniz? çekip, editleyip, ses efekti koyup atması 8-10 tık.

ve hiç reklam yok. sıfır.

işte sıkıntının başladığı nokta da bu. social dilemma'yı izlemeyenler varsa, bu sosyal medyaların en büyük derdi nasıl para kazanılacağı. facebook'un bir başka "dehası" da reklam göstermek. öncesinde zuk amcamız "eheh aylık ücret olsun" gibi sığ, paragöz ve vizyonsuz bir yaklaşımdayken şirketin strateji danışmanı öneriyor reklamları. daha sonra baktılar çok para var, ayrım yapmadan her türlü reklamı almaya başlıyorlar. daha sonra sana hangi reklamları göstereceklerini öğrenmek için bilgilerini çalmaya başlıyorlar. daha sonra, senin daha fazla reklam görmen ama kullanmayı bırakmaman için ne yapabiliriz onu araştırıyorlar. en son geldiğimiz noktada, "biden seçilirse aylık kullanıcı sayımız düşer" diye trump'ı seçtirtmeye çalışıyorlar.

asıl konumuz tiktok, ama iki farklı yaklaşımı görün istedim. tiktok nasıl para kazanıyor? uygulama içinde "coin" satıyor. bunların gerçek hayatta hiç bir denkliği yok, internet puanı sadece. ve tabi ki şu anda ne kadar kazanıyorlar, ne yaptılar belli değil ve sadece aldıkları yatırımlar ve şirketin satılma parası ile dönüyor.

pekiiii kapitalizm 101: bir şirket zararına iş yapar mı? yapmaz. bu yüzden de adamlar bulabildikleri (büyük harf) bütün verileri (büyük haf) topluyor sizden. yukarıda fb'nin yaptığını söylediklerim zaten, bunlar da yapıyorlar onları. bu topladıklarını da çin hükümetine satıyorlar. olay bu.

sistem inanılmaz başarılı dediğim gibi. tiktok uygulaması gerçekten "sosyal medya" kavramının en iyisi. kendini saatlerce izletiyor, paylaştırıyor, hiç reklam göstermiyor ve verileri otoriter bir rejime satıyor.

alan memnun, satan memnun, veren habersiz, harika bir sistem.

eh şimdi haberimiz var, yani napalım bırakalım mı? cık. gene çok basit bir bakış açısı var insanların önerdiği. bütün bunlar birer "araç", tıpkı çekiç filan gibi. ama ben "beni kullan git resim as" diye notification gönderen bir çekiç görmedim.

siz istediğiniz zaman kullandığınızdan emin olduğunuz sürece sıkıntı yok. aman zuk'a uymayın.


ama şunlara da uymayalım.


o değil de, kuzey kore'de StarCon isimli bir sosyal medya başlattıklarını biliyor muydunuz? bu sosyal medyanın akıbeti belli değil, yıllardır haber alınamıyor ahasfasf.

15 ekim 2020 twitter olayları

redleader
türkiye saati ile 15'i 16'sına bağlayan gece yaşanan olaylardır. genel olarak kullanıcıların "erişemiyoruz yha" nidalarıyla farkettiği durum, aslında öncesi incelendiğinde ilginç olaylar barındırmaktadır.

başlamadan önce, twitter platformdaki trollere ve paralı operasyonlara karşı bir takım önlemler uyguluyor. bakınca faydalı gözüken bir sistem; ama içeriğini engelleyebildikleri iki tane kategorigizli bilgiler ve hassas içerik. çok uzatmadan sıkıntıyı söyleyeyim, kime göre neye göre gizli / hassas?

olay 1) twitter dün amerikan meclisinin yayınladığı bir linki "gizli bilgi" diye kaldırdı.



bu engelledikleri link, amerikan başkan adayı joe biden'ın oğlu, hunter biden ile ilgili. bilahare ikisinden ayrı bahsederim, ama buradaki olay şu: joe biden zamanında amerikan başkan yardımcısıyken, kişisel çıkarları için ukrayna'nın iç işlerine karışmış.

bununla ilgili çok önemli bir kanıtı sunan amerikan meclisi, dün gece twitter tarafından sansürlendi.

2) mavi tık'lı hesapların hacklenmesi

aralarında jeff bezos, bill gates, elon musk, ve evet joe biden olan bazı isimler peşpeşe hacklendi. daha doğrusu işin nasılını bilmiyoruz ama hack diyelim. hepsinden şöyle bir tweet atıldı:


bildiğin eski knight online kurnazlığı, "bana şu kadar para gönder sana iki katını göndereyim". bu sayede 100 kadar bitcoin kaldırdıklarına dair iddialar dolaşıyor.

3) twitter'ın çökmesi / kapanması

bu olayların üstüne twitter erişilemez hale geldi dünya çapında ve yaklaşık bir saat sürdü bu kesinti. bu hacklenme muhabbetinde dolaşan, ama dedikodu dışında kanıt bulamadığım bir iddia şuydu: mavi tık ve two-factor-authentication ile ilgili bir sıkıntı olduğu. bu sistemlerin de kırılabilmesi için en makul olan açıklama, bu işi twitter'ın içinden birinin yaptığı. benim tahminime göre twitter hack vs. değil, kendi isteğiyle sorunu çözene kadar erişime kapattı.

bütün bu olayların peşpeşe olması tamamen tesadüf de olabilir tabi ki. öyle düşünüyorsanız bundan sonrasını okumayabilirsiniz.

benim görüşüme göre bu olay eski orduların kaybedip geri çekilirken bıraktıkları yerleri yakıp yıkmasına benziyor. twitter 2016'dan beri bir savaş alanı, ve paralı troller yıllardır kapışıyorlardı. hangi taraf kazanmıştır, hangisi kaybetmiştir belki ipuçları görebiliriz, ama twitter'ı yıkıp öyle hayatlarına devam etmek istiyor olabilirler.

unutmayın, amerikan başkanlık seçimi yalan dolan, ama dünyanın geri kalanının kaderini etkileyecek bir yalan dolan.


wuhan virüsü

redleader
dalga dalga geldiği / geleceği iddia edilen bir salgın vürüsü. tabi bize söylemedikleri şey, bu hastalığı yenerken bazı ülkelerin tur bindireceği.

"nalaka lan" demeyin - yeni zelanda ülkede tekrar sıfır aktif vakaya düştüklerini açıkladı. biz diyoruz "türkiye şu an ikinci dalgada", amerikalılar dalga geçiyor "biz daha birinciyi bitirmedik ehe ehe" diye.

yeni zelanda'yı daha önce de yazmıştım, hem de gene bu başlıkta (#1163972). 0 vaka ile 102 gün geçirdikten sonra, tekrar hasta çıkmıştı. çıkmıştı derken, yoktan peydah olmuştu diyorum.

eylül ortasındaki haberlere göre, yeni vaka sayıları günlerce üstüste sıfır çıktı. şu anda yeniden 3-5 bir şeyler çıkıyor, o yüzden "acaba biraz kısıtlasak mı insanları" diyorlar.

dalgalar farklı farklı vuruyuor. bunun sebebi tabi önlemlerin farklılığı, nüfus bilmemne. ama gelin başka bir şey göstereyim. aşağıda, dünya çapında günlük yeni vaka ve aktif vaka sayıları grafikleri var (kaynaklı filan).





çizdiğim noktalardan biri, bu korku pompalamasının en yoğun olduğu, nisan ortası dönemleri. hatırladınız mı, "hepimiz ölcez" diye haberlerin bağırdığı, "flatten the curve (eğriyi düzleştirelim)" dedikleri dönemler.

o dönemlerdeki hastane görüntülerini hatırlıyor musunuz peki? yoğun bakımda aynı makineye dört kişi bağladıkları, ağlayan hemşireleri, yorgunluktan bayılmış doktorları? bize evden çıkmayın diye yalvaran tom hanks'i, bill amcayı, bütün o ünlüleri?

şu anda o dönemden 3 katı kadar yeni vaka çıkıyor, 3 katından fazla ise aktif vaka var. nerede lan bu videolar? ağlayan hemşireler? hani "lütfen evde kalın" diyen keanu reaves?

yukarıda dalga dalga yayıldığından bahsetmiştim, bazı ülkeler daha iyi daha kötü diye. şu anda rusya, hindistan yıkılıyor virüsten (hiç görüntü bulamıyorum ama hadi güvenelim). aktif ve yeni vakalara sadece amerika için bakalım bir de madem:





gördüğümüz gibi, gene 3-5 kat yüksek rakamlar. tekrar soruyorum, nerede lan bu görüntüler?

benim görebildiğim kadarıyla iki tane ihtimal var. birincisi, başımızdakiler kafalarını kuma gömüyorlar / bizden bilgi saklıyorlar. ikincisi ise, bu virüs artık "eski haber". o kadar tık getirmiyor, o yüzden normalden 3 katı fazla hasta olmasına rağmen, haber değeri taşımıyor. yani bu adamlar ya yalancı, ya çıkarcı, ya da ikisi birden.

peki, bu adamlar yalancı ve çıkarcı ise.
bu virüsle ilgili diğer söyledikleri herhangi bir şeye nasıl güvenebiliyoruz ki?

bir de bonus vereyim. amerikanın aktif vaka sayıları döneminde, george floyd protestolarının etkisini görebiliyor musunuz? mayıs sonunda protestolar başlıyor, haziran ortası-sonu gibi (yani kuluçka dönemi sonrası) vakalar atağa kalkıyor.

halbuki o zamanlar "yani protestoya gitmek için çıakbilrsiniz ama işe gidemezsiniz" bile demişlerdi.

bilgi sözlük

meekma
üç yıldır edbloksuz giriyorum sözlüğe .. istiyorum ki sözlük reklam alsın indo bey para kazansın, mecramız yaşasın filan.. ben de sağdan soldan fışkıran jartiyer sütyen morhipo tiçibo reklamlarını göreyim moral bulayım diye.. fakat yoktu reklam meklam..

nihayet devlet beyin deyişiyle ekönömik sebeplerden reklam alınmaya başlanmış. güzel bir gelişme.. para paradır.. helali hoş olsun..

adblock zaten bu sitede hep devre dışı tam devre dışı.. jartiyerleri bekliyoruz.. duy bizi tiçibo.

ev kedisi

galahad
Bizimkinin geçtiğimiz haziran ayında elinde şişlik oluştu. Veterinere götürdüm. Ama bizden başka herkesten kaçan enteresan bir hayvan. Gördüğü an kaçıyor.

Neyse geldim veterinere, kafesi açtım. Direkt fırlyayıp çıkacağını biliyordum ama oda dar nasıl olsa, yakalarım diye çok kasmadım. Ama ara odanın kapısı aralıklıymış, bizimki fırladı gitti oradan. Neredeyse 100 çuval kedi mamasının yığılı olduğu paletin altına girdi. Hadi palet yine iyi, bir şeylerle dokunsak çıkar belki dedik... 2dk geçmeden paletin altından, duvarın içine girdi. Duvar da suntadan olduğu için iki sunta arasındaki boşluğa girmez mi...

Tanesi 15 kilodan yaklaşık 100 tane mamayı indirdim. Bir de üstüne etraftaki ıvır zıvırları da indirdim. Öyle veya böyle kan ter içinde kalarak paletleri kaldırdım. Telefonun ışığı açıp iki sunta arasındaki boşluğa bir baktım, bizimki sırtını dönmüş, ellerini de kafasına yanlardan bastırmış. O an öyle korkmuş, öyle tatlı bir duruşu vardı ki hiç bir şey söylemeye dilim varmadı. Her şeyi yine aynı yerine dizdim. Yaklaşık olarak geçen 4 saatte de bizimkinin elindeki şişlik indi, kayboldu... veteriner de depoya ayar çektiğim için teşekkür etti. Her mamayı hizayla dizmiştim... ev kedisi insana böyle şeyler yaptırabiliyor. Ha bizimki tam ev kedisi de sayılmaz aslında ama olduğu kadar.

amerikan seçimleri ile covid vaka sayısı ilişkisi

redleader
kasım ayında yapılacak ve trump'ın tamam mı devam mı göreceği abd seçimleri yaklaştı. linkini vereceğim sitede, hangi eyaletlerin cumhuriyetçi, hangilerinin demokrat ve hangilerinin "arada kalmış" olduğu gösteriliyor. ama bir resim olarak atayım:


burada "toss-up" arada kalmış eyaletler, "leaning" ise kesin değil ama belirli bi tarafa daha yakın olanlar.

gelin bir de amerika'da eyalet eyalet vaka sayılarına bakalım. ilki, toplam vaka sayısı, top 10 dün itibariyle:


ikincisi, yeni vaka sayısına göre top 10, dün itibariyle:


bu virükün en çok uğradığı ve şu anda en çok artış gösteren eyaletler ya biden'in kazanacağı ya da arada kalmış eyaletler. halbuki bu adamlar bu virüs işini ciddiye alıyor, önlem alıyorlar di mi? tramp takipçileri ise maskesiz gezenler hiç sallamayanlar.

e o zaman neden önlem alan eyaletlerde daha çok virüs çıkıyor?

biraz daha araştıralım bakalım. 29 haziran tarihli bir haberde, en başabaş ve kimin kazanacağı belli olmayan 5 eyaleti sıralamışlar. Texas, arizona, north carolina, ohio, iowa.

texas: 9 temmuz'daki bir habere göre son 3 günde rekor üstüne rekor kırmış vaka sayıları.
arizona: 6 temmuz'daki habere göre son bir hatada rekor üstüne rekor kırıyormuş.
north carolina: 12 temmuz (dün)'daki habere göre cumartesi günü rekor kırmışlar vaka sayısında (gene).
ohio: 10 temmuz'daki habere göre ohio son 21 günün vaka rekorunu kırmış.
iowa: 6 temmuz'daki habere göre burada vaka sayıları gene artış trendine girmiş, dünün haberine göre 350 bin vaka sayısını geçmişler.

valla ne zaman eyaleti kimin alacağı belirsizleşince virüs patlama yapıyor. artık virüs de istikrar mı istiyor, beka mı arıyor nedir...

şaka bir yana, seçimler için bir kaç aydır tartışılan bir konu var: mektupla oy verme. tramp diyor ki, bu olay hileye yol açar, kesinlikle olmasın. karşı taraf diyor ki "virüs var, bu güvenli değil, mektupla oy verilsin".

bu arada kalmış eyaletlerde vürük patlayınca sizce mektupla mı oy verirler yoksa normal seçim mi yaparlar?

ha bu seçim olayı tamamen tiyatro tabi. tramp gelince bir bok değişmediği gibi giderse de değişmeyecek, orta sınıfı bitirme çalışmalarına devam edecekler.

ama insanları ne ölçüde oyuncak ettikleri ne yüzsüzlükle yalan söylediklerini görün istedim.

kaynakça:
seçim anketleri: https://ig.ft.com/us-election-2020/
vaka sayıları: https://www.worldometers.info/coronavirus/country/us/
texas haber: https://finance.yahoo.com/news/u-cases-top-3-million-224445416.html
arizona haber: https://eu.azcentral.com/story/news/local/arizona-health/2020/07/06/arizona-covid-19-cases-pass-100-000-hospitalizations-continue-rise/5383347002/
north carolina haber: https://www.newsobserver.com/news/coronavirus/article244160742.html
ohio haber: https://www.fox19.com/2020/07/10/new-positive-covid-cases-ohio-health-officials-say/
iowa haber: https://www.thegazette.com/subject/news/health/iowas-coronavirus-cases-on-the-rise-again-20200706

nasanın sikinin ucuyla iş yapması

redleader
insanlık olarak “ayh 2020 yetti artık kaçıcam buradan” diyerek uzaya gitmenin bir yolunu daha ısrarlı aradığımız bu dönemde, uzaya insan gönderme çabalarının geçmişiyle ilgili bilgiler paylaşmak isterim. başlık nasa, ama bütün ülkelerin kurumları aynı ölçüde beceriksiz - aşağıda örneklerine bakacağız.

Hep söylendiği gibi rusya ve amerika ilk uzaya çıkan ve ilk aya giden insanlar olabilmek için çok yoğun bir yarış halindeydi. Bu kapışma 69 yılında neil'ın “benim için küçük…”le başlayan cümlesiyle ilk etabını tamamlıyordu.

Hala süregelen ve günümüzde çok zenginlerin de hobi olarak dahil olduğu bu uzaya gitme kapışması içerisinde pek çok başarısız görev gerçekleştirildi. Bu görevlerden, doğrudan teknik aksaklıklar içerenlere bir bakalım.

1967 - Soyuz 1 - Rusya (SSCB)
Uzay yolculuğunun ilk şehidi Komarov'un da bulunduğu kapsül, paraşütleri açılmadığı için yere çakılıyor. Iddialara göre rus komutanları ona son taziyelerini sunarken (uyarı: gerçekliğine inanıyorsanız hassas bir foto): https://i.redd.it/8t50vqum71751.jpg

Göktaşlarını yakıp toza çeviren kalkanımız atmosferimiz, hafif kavurup bırakmış çok şükür ki geleceğe dair ders olsun.

1967 - Apollo 1 - Amerika
Meşhur görevden önce, daha test aşamalarındayken oluşan bir kaza. Elektrik kaçağı sonucunda, 100% oksijen olan kabin bir anda alev alıyor. Içerideki üç astronot hayatlarını kaybediyor.

100% oksijen mi? Halbuki sağlığa zararlı, biz onu solusak bile çok kısa sürede zehirlenmeye yol açıyor. ama kabinleri öyleymiş demek, alev alması ise zaten.

1971 - Soyuz 11 - Rusya (SSCB)
Tarihimizde uzayda ölen sadece üç kişi var; Soyuz 11 görevindeki rus kozmonotlar. Görevlerinin dönüşünde yörüngeye girerken, pek çok talihsizlik peşpeşe yaşanıyor. Anladığımız kadarıyla; sırayla patlaması gereken bir “ayrılma” modülü, aynı anda ateşleniyor. Bunun üzerine içeride hava ve basınç dengesini koruması gereken bir vana patlıyor. Daha da talihsizi bu vanayı geri takmak mümkün değil çünkü kozmonotların koltuklarının altındaymış.

Özetle, pek çok tırt teknik hatadan kaynaklı bir başarısızlık olarak tarihe geçiyor.

1986 - Challenger - Amerika

Artık abd'nin şova kalkmaya çalıştığı dönemlerdeki büyük trajedi. Açıklamalara göre, araçta kullanılan o-ringler (contalar) kalkış günü hava çok soğuk olduğundan (-3 santigrat derece) düzgün tutamıyor ve araç peşpeşe bir sürü olayın sonucunda havaya uçuyor.

Bu -3 derecede patlayan contaları kullanmak istedikleri uzay boşluğunun sıcaklığı -269 derece (4 Kelvin).

2003 - Columbia - Amerika

Kalkışta ısı yalıtımı ve yakıt depolarını uzayın soğuğundan korumak için olan bir sünger parçası kopuyor. Bu sünger uzay aracının sol kanadına düşüyor ve kanatta bir delik açıyor. Nasa yetkilileri “aman siktiret bu sünger meselesi önceki testlerde de oldu” diyip gönderiyorlar. Daha komiği bu araç 2 hafta boyunca yakıt deposu yalıtımsız ve kanadında bir delikle uzayda geziyor. Sonra yörüngeye girerken yanarak yok oluyor.

Bütün mürettebat ölmüş, ama “yerçekimsiz ortamın kurtçuk fizyolojisine etkisi” isimli deneylerindeki kurtçuklar, petri kabında hayatta kalmışlar. ilk uzay gazilerimiz de bu kurtçuklar demek.

----

Bu kadar başarısızlık ve can kaybı dışında, bir de doğrudan para israfları var. Mesela:
- uzayda kaybolan - Rusya, Proton Roketi (2011)
- mars'ı ıskalayıp bir daha görünmeyen - Lockheed Martin, Mars Orbiter
- Mars'a varıp bir daha haber alınamayan - NASA, Mars Polar Lander
- ağırlığı yanlış hesaplanıp yanarak düşen - Güney Kore, Naro-1
- Dünyaya düşüp okyanusta kaybolan - NASA, Glory (Climate Orbiter)
- Kalkıştan 17 dakika sonra çakılan - NASA, OCO uydusu
- Metrik sistem - emperyal sistemi karıştırmaları yüzünden yanan (ahashffs, ki bu ilk sefer değil) - NASA, Mars Climate Orbiter
- Vidalamayı unuttukları için fabrikada taşınırken devrilen ve mundar olan - Lockeed Martin, NOAA19

Bütün bunları başka herhangi bir devlet kurumu herhangi bir ülkede yapsa 8 kere kapanmış, demokratlar da “cehape nasayı batırdı” diye demogoji yapıyor olurdu.

nasa ve ve bütün bu organizasyonlar sikinin ucuyla iş yapıyorlar, ve her sene bok gibi para ezmeye devam ediyorlar.

----

Bütün bu saydıklarım sonucunda bir noktada “yok artık lan” dediniz mi? bu uzay organizasyonlarının yetkinliği konusunda bir saçmalık olduğunu düşünüyor musunuz?

Size bir anahtar vereyim: keşif ve/veya araştırma görevleri her zaman aslında askeri operasyonlardır. Bu askeri operasyonların pek çoğunu bilmeyiz, araştırma yapmadan isimlerini bile duymayız ama dünyamız hakkında öğrendiğimiz şeyler bu operasyonlardan gelir. Uzayla ilgili iki tanesine bakalım:

Operation fishbowl: 1962'de yapılan yüksek irtifa nükleer bomba testleri. Yani anlayacağımız dilden; adamlar atmosfere nükleer bomba atmışlar defalarca. Wikipedya'da bunun neden yapıldığıyla ilgili bir bilgi yok, tahmin etmek zorundayız. Fishbowl akvaryum demek - operasyonda nükleer füze atarak bu akvaryumu kırmaya çalışmışlar. Atmosferin kırılcak bir şey değil de hava olduğunu çözememişlerse demek o zamanlar (ki aya gitmemizden sadece 7 sene önce).

Operation highjump: 1946-47 yıllarındaki bu operasyonda, amiral richard byrde önderliğindeki bir filo antartika'ya gidiyor. Katıldığı bir televizyon programında antartika'da bütün dünyaya uzun yıllar yetecek kömür, petrol ve uranyum bulduklarını, ve bundan sonra her yıl oraya bir keşif görevi düzenleyeceklerini söylüyor.

Özetle, nasa'ya ya da herhangi bir kamu kuruluşunun deneylerinden önce, bu askeri operasyonları öğrenmemiz gerekiyor - ki doğru bilgiye ulaşalım.

Daha cıvata sıkmayı beceremeyip mars gezegenini ıskalayan bu kurumlara, nükleer testleri askerlere bıraktığı için de bir teşekkür edelim.

çilek

meekma
neredeyse 10 senedir balkonumda yetiştirmeye çalışıyordum ve nihayet başardım.

bu süre içinde 5 paket filan çilek tohumu kullanmışımdır. olmadı da olmadı.

geçen sene karşıdaki yaşlı teyzeyle sohbet ederken çilek yiyordum. özel bir çilek filan değil, marketten aldığın çilek işte.. neyse... konuşurken ara ara da üstündeki küçük tohumlardan alıp önümdeki saksıya atıyordum. laf olsun diye..

derken onlar çimlenmesin mi.. neredeyse 1.5 sene saksı değiştir, gübrele, sula falan felan bu sene çilek verecek büyüklüğe ulaştılar.. ama ortada çilek milek yok. sadece yaprak var. dedim herhalde bunlar gdo'lu çilekti. tohumu meyve vermiyor. 1 ay daha bekleyeyim, yine olmazsa atarım gider diye düşünüyordum.

derken küçük bir sap çıktı, ucunda da 6 tane çiçek yuvası.. çiçekler açtı. soldu.. sonra o yuvalar çileğe dönmeye başladı..

10 sene sonra nihayet ilk defa balkonumda tohumdan çilek yetiştirdim..



tadına henüz bakmadım. güzeldir diye ümit ediyorum.biraz yamuk yumuklar ama sorun yok..



azmedince oluyormuş..


edit:
"azmedince oluyormuş" yazmışım ama bakınca aslında anlattığım şey "vazgeçince oluyormuş" durumuymuş... neyse siz anladınız meseleyi. gülücükler..

açılın ben yazıcam

goshenit
tilkinin dönüp dolaşacağı başlık. buradan ne zamanlar ayrılsam, mutlaka basıma bir olay gelir. hayır,hayır olay değil; olaylar silsilesi!
2009 civarı rastgele bir bara girip, asla orada dinleyeceğimizi tahmin edemeyeceğimiz müzisyenlerle karşılaştık. değmeyin keyfimize! bir gitarist vardı ki adam adeta Ritchie Blackmore... agzımın suyu yerinde durur mu, sası halde dinliyordum vs.
velhasıl kelam program bitti, ben gittim. ama hep o adamı aradım. bir daha ne gören var ne bilen. ismi Murat idi tek bildiğim o. facebook o zamanlar kayıp bulma masası gibi tabi. elinde gitar olan ne kadar Murat varsa hepsiyle arkadaş olmuştum. arkadaş listem alabildiğine Murat'tı ama o halen bulunamayanlar listesindeydi. yıllar gecti, sene geldi 2014 e. e tabi o sırada kimler geldi, ama hep bir ukde vardır ya o geçmedi. bir gece hafif çakır keyif hallerde murat arama sevdama tutuldum... veee buldum. Normalde facebook kullanmıyormuş o sırada arkadası onun için yeni açmış. hemen telefon numaramı aldı. 3 saniyede onun olduğunu teyit ettikten sonra 45 dk telefonda konuştuk. tabi ben uçuyorum. azmin sonu ..
ertesi gün beni aradı yine evlenmeyi düşünüyor musun diye? ben de salakça daha küçüğüm ben muamelesi yaptım. ( nasıl paniklediysem)
her neyse günler geçti o turneden döndü, buluştuk. o gün annesi ile bile tanıştım. sonra ayrıldık onun yine konseri vardı, takside beni aradı. ben sana aşık oldum... lütfen kabul et benimle olmayı dedi. adeta şoka girmiştim. ama acayip bir korku almıştı içimi. şaşkındım moruk düşünsene, hayran olduğun ve yıllarca aradığın adamdı bunları söyleyen. Bir müddet uzak durdum, ama görüşmeye devam ettik. yıllık iznimi alıp tatile gideceğim zaman, onların konseri vardı. 5 temmuz jolly joker hiç unutmam. mini valizimle konsere gidip, oradan sabaha karsı yola çıkacaktım. Konser bitti, son bir şeyler içmek için başka mekana gidildi. veda zamanı geldi, ama hiç vedalaşamadık. O gün valizimle Murat'ın evine gittik ve 4 yıl boyunca hep o evde beraber yaşadık. dost olduk, aile olduk, ama en sonunda bir şeyleri olduramadık ve ayrıldık. ne yazık ki sağlık sorunları olmuş zamanla... ve bir gün arkadaşım aradı. Kız nedense telefonda konuşamıyordu. ona birşey oldu sandım. Ama meğerse Murat'ın ölüm haberi için bas sağlığı dilemeye aramış. ne kadar olduğunu bilmiyorum ama uzun bir süre orada kaldığımı biliyorum. Murat ölmüştü, benim saçlarına, ellerine, gülüşüne, sanatına hayran olduğum adam artık yoktu. bir ara yer sarsıldı sanki, sonra kendime geldim bir şekilde... çünkü içeride yatan hasta ve anne ve babama bakmak zorundaydım. Cenazesi memleketinde yapıldıgı için gidemedim. dogrusu, annemi bırakamazdım. Murat'ı 39. yasında toprağa karıştırırken, ölümünün 2. ayında annemi kaybettim. bu acının ise hiç tarifi yok... sağ yanım yokmuş gibi geziniyordum boş gözlerle. annem de vefat ettikten 39 gün sonra dışarıdaydım... yürüyordum ve kendi kendime karar vermiştim. evet murat gitti ,annem gitti, ama babam halen benimle! ona sarılmalıyım... cok güzel olacak dedim. eve dondum. babamın bakıcısı dısarıya birşey almak için cıktı. ben de yanına girdim babamın. ona seslendim duymadı, uyuyordu. ama rengi bir garipti. tekrar seslendim, cevap yok. meğerse ben babamla plan yaparken o da uçmaya hazırlanıyormuş.... ve babam da gitti.

4 ay içinde en sevdiklerimi kaybettim.
bundan sonra çok mu tamım? hayır hep bir eksik var...

devam eder miyim bilmiyorum ama burada kessem iyi olacak. öptüm.


retribution

maniacology
Beni sozluge o getirdi.
2005 yılı Kadıköy'de bir internet cafede. Şu an bu satırları ise belki de onun sayesinde uzaklardan Amsterdam'dan yazıyorum.
Bir insan her şeyi bilir mi? Herşeyi bilirdi. Etrafındaki herkesten daha zeki olmanın yalnızlığını sevenler biriktirerek ezdi, yok etti. Farkında olmadan da o kadar çok akla, hayata dokundu ki görseydi inanamazdı.

Eğer zamanda yolculuk var ise keşfetmiş fakat kimseye söylememiş birinci nesil yazardır kendisi. Bugün hala günlük hayatımızda küçük küçük işaretler bırakır bize görünmeden 4 aralık öncesine döner. Aslında hala burdadır da biz bilmeyiz.

Onun mutlu olmasina sebep herkese teşekkürler.

retribution

witchy
Biraz kalp kırıcı bir entry olacak sözlük. Eski entrylerine bakmak için sözlüğe yıllar sonra döndüğüm yazardır.
Beni sözlükle sadece sözlükle değil hayatın her yönüyle tanıştıran, bütün zevklerimi şekillendiren, ilk hayranlığım olan, hayatımın her şeyi, en büyük kalp ağrım, geçtiğimiz 4 Aralık'ta kaybettiğimiz abimdir.

5g

meekma
quentin karantino günleri için uzun bir yazı.. çayınızı kahvenizi alınız.

soru: 80 kiloluk bir arkadaşınız var. tek elinizi kullanarak arkadaşınızı yerden 1.5 metre yükseğe kaldırabilir misiniz?

cevabı "hayır" değil mi?

şimdi biraz süsleyelim;

soru aynı…. ama fakat;

https://previews.123rf.com/images/ljupco/ljupco1601/ljupco160100215/51639776-delighted-young-guy-swinging-on-a-wooden-swing-and-looking-at-the-camera-isolated-on-white-backgroun.jpg


cevabınız değişti mi?

iki durum arasındaki farkı yaratan şey nedir? cevap: frekans.

düzgün tekrarlanan hareketlerin bir frekansı vardır.

salıncağı nasıl salladığınızı bir düşünün.. salıncak ileri gidiyor, sonra tekrar geri, size doğru gelmeye başlıyor, tam önünüzde en yüksek konumdayken ittiriveriyorsunuz ve salıncak biraz daha hızlanıyor.

salıncağı rastgele konumlarda itmiyorsunuz. yani ortadayken ya da size daha tam ulaşmamışken vs değil. tam doğru konumdayken itiyorsunuz. diğer bir deyişle salıncağın hareketine, yani "frekansına" uymanız gerekiyor. ancak o zaman uyguladığınız o küçük küçük kuvvetler birikerek etki etmeye başlıyor.

salıncağın frekansına tam uyduğunuzda, salıncakla "rezonansa" girmiş oluyorsunuz.

rezonansın önemi şu; salıncağın frekansına uygun darbeleri verdiğiniz sürece salıncağın hareketi daha da şiddetlenecektir. kumbaraya para atar gibi düşünün. çok devam ederseniz en sonunda salıncağın ipini parçalayabilir, arkadaşınızı 5 metre ileri fırlatabilirsiniz..

rezonans önemli yani..

şimdi bir terim daha görelim, hertz. saniyede 1 kere olan şeyin frekansı 1 hertz'tir. örneğin duvar saatinin saniye kolunun frekansı tam olarak 1 hZ'tir. saniyede 1 kere oluyor.

hareket saniyede 2 kere tekrarlıyorsa 2hertz, 1000 kere tekrarlıyorsa 1 kilohertz, 1 milyonsa megahertz, 1 milyarsa gigahertz..

bu büyüklükleri şöyle basitçe gösterelim.




dalgaboyu ve frekans özünde aynı şeyi anlatan iki farklı terim. ha "hoca ali", ha "ali hoca" der gibi düşünün. yarın bugün biriyle bu konuları konuşursanız frekans yerine yanlışlıkla dalgaboyu diyebilirsiniz.. sorun yok.. günlük sohbet bağlamında çok da kritik bir hata yapmadınız yani, merak etmeyin.


en bildiğimiz dalga tiplerinden biri olan ses dalgalarının da bir frekansı var. ses dalgaları da tekrarlayan bir harekettir.

şöyle bir işitme testi vereyim. biraz bu frekans meselesine hakimiyetiniz artsın.

öncesinde bir küçük bilgi.. yaşınız arttıkça tiz sesleri, yani yüksek frekanslı sesleri duyamaz hale gelirsiniz. yalnızca bas sesleri, yani düşük frekanslı sesleri duyarsınız. nedeni nasılı uzun hikaye.. yapın bakalım kulaklarınıza bir yaş testi. 13 bin hz civarını duyabiliyorsanız ergensinizdir. orta yaş için 8000'e kadar duymanız yeterli ve iyidir.




devam edelim. elektromanyetik radyasyon nedir?

elektromanyetik radyasyon bir dalgadır. ses dalgasından farklı ama özünde yine tekrarlayan bir hareket. çok basit bir ifadeyle radyo dalgası.

radyo dalgası derken her şey içinde; radyo yayınları, televizyon yayınları, telsizler, mikrodalga fırınlar, cep telefonları..tüm dalgalarda olduğu gibi frekansı var, dalgaboyu var vs.

radyo dalgası denince aklınıza evinizdeki ampul ya da mum ışığı veya güneş gelmeyebilir. ama onlar da birer elektromanyetik radyasyon kaynağı. yani bildiğiniz ışık da aslında elektromanyetik radyasyondur.

şöyle bir elektromanyetik spektrum resmi koyalım.



elektromanyetik spektrum çok geniş bir dalga boyu aralığını kapsıyor.. gözümüzle gördüğümüz ışık yani "görünür bölge" bunun çok küçük bir kısmı.. radyo yayınları, televizyon yayınları, telsizler, cep telefonları filan bunların hepsinin çalıştığı belirli frekans aralıkları var.

aklınızda tutmanız gereken önemli bir yer mikrodalga aralığı.. yani çok kabaca 1 gigahertz ile 1000 gigahertz arasındaki bölge.

sorumuzu soralım: elektromanyetik radyasyonla insan vücuduna zarar verilebilir mi?

önce biraz kimya görelim ama daha öncesinde bir itirafta bulunayım.. ben bize okullarda öğretilen şeylerden artık pek emin değilim güzel dostlar. yani moleküldür, atomdur bilmem nedir, bunların ne kadarı gerçek, ne kadarı saptırılmış bilgi, ne kadarı tamamen fantazi bilemiyorum. ama yine de aşağıdaki metinde hepimizin anladığı anlamda moleküldür, atomdur, elektrondur gibi terimleri kullanacağım. maksat hem gönüller hoş olsun hem de anlaşabilelim.


size bir molekül göstereyim



molekülün adı hcn, hidrojen siyanür.. evet. zehirli. hem de çok.. siyanürle zehirlenen insanların kullandığı bu değil, buna yakın başka bir molekül..potasyum siyanür veya sodyum siyanür.

hidrojen siyanürün içinde hangi atomlar var? hidrojen h, karbon c ve azot n.

şimdi de vücudunuzda olan bir molekül görelim.

glisin.. vücudunuzda doğal olarak bulunan bir amino asit.



fark ettiyseniz onun içinde de hidrojen, karbon ve azot var.

madem vücudumuzda azot var, hidrojen var karbon var, neden siyanür zehirlenmesinden ölmüyoruz?

çünkü kimya öyle işlemiyor.

moleküller atomların bir araya gelmesiyle oluşuyor ve her bir molekülün oluşması için özel basamaklardan geçilmesi gerekiyor. atomları lego parçaları gibi düşünün.




lego parçalarını bir kovanın içine atıp çalkaladığınızda karşınıza yapılmış bir ev çıkmıyor.. legodan ev yapmak için tek tek uğraşmanız gerekiyor. atomlardan belli bir moleküle ulaşmanız için de aynı şey geçerli.. hele vücudumuzdaki devasa moleküller gibi binlerce atomun belli bir düzende bir araya getirilebilmesi için çok çok çok çok çok özel basamaklar gerekiyor.

yanisi; evet vücudumuzda en azılı zehirleri oluşturabilecek atomlar bile var ama zehir filan oluşmuyor, endişe etmeyin.

ama bu demek değil ki dışarıdan bir müdahaleyle vücudumuzda hiçbir şey yapılamasın..


devam ediyoruz. şu molekül işine geri dönelim.

molekül demek iki veya daha fazla atomun bağlanması demektir. iki atom yan yana geliyor ve birbirlerine bağlanıyor. ama bunu atomlar çiviyle çakılmış gibi sabit duruyor olarak düşünmeyin.. aslında atomlar şöyle bağlanıyor.





frekansı görebildiniz mi? görmüşsüzdür..

frekans, salıncak, şiddet vs.. ortadaki kırmızı atomla yanlardaki beyaz atomlar arasındaki bağı nasıl kırabileceğiniz konusunda bir fikir belirdi mi aklınızda? dürteceksiniz değil mi? belli bir frekansta.. neydi onun adı? rezonans.


bir video daha var. doğrudan 2. dakikaya da gidebilirsiniz. su molekülünü anlatıyor, daha spesifik bir bilgi veriliyor, genç kulaklarınızı iyi açın.


suyun titreşimleri hangi frekans aralığındaymış? mikrodalga. şimdilik bunu not edin.

teorik olarak düşündüğünüzde; madem ki bir moleküldeki atomlar belli bir frekansla hareket edip duruyor, o halde tam o frekansta bir etkiyle moleküldeki atomları ayırabiliriz.

peki gerçekten de spesifik bir reaksiyonu, spesifik bir dalgaboyuyla (frekansla) başlatabilmek, yönlendirebilmek, hızlandırmak, yavaşlatmak mümkün mü?.. cevap "evet". birazdan gözümüzle göreceğiz.

başka bir moleküle bakıyoruz. HCL… hidroklorik asit. günlük hayatınızda da karşılaştığınız bir asit. tuz ruhu..

şimdi çok sağlam bir bilimsel bilgi veriyorum: hidrojen gazı ve klor gazı bir araya konduğunda çok şiddetle tepkimeye girerek hidroklorik asit oluşturur.

önce bunun kimyasal ifadesini görelim..

h2+cl2 ---> 2 hcl

dikkat edin h2 ve Cl2 yazıyor. tek başına h ve cl değil.

sol taraftaki 2'lerin anlamı şu.. gazlar doğal hallerinde molekül olarak geziyor, yani yan yana iki atom birlikte olacak şekilde. tek tek atomlar şeklinde değil.

burayı da anladık.. o zaman soru soralım;

"bir kabın içine hidrojen gazı ve klor gazı koyup çalkalarsan hidrojen ve klor çok şiddetle tepkimeye girerek Hcl oluşturur.." doğru mu yanlış mı?

cevap: yanlış..


çünkü kimya öyle işlemiyor..

hidrojen ve klor gazlarından hidroklorik asit elde etmen için önce klor molekülünü kırıp iki tane klor atomu elde etmen gerekiyor.

şimdi düşünelim, klor atomları belli bir frekansla titreşiyorsa ve aralarındaki bağı kırmanız gerekiyorsa bu bağı titreştirebileceğiniz özel bir dalgaboyu var olabilir mi?

elbette var. ultraviyole. yukarıdaki grafikte soldaki lacivert renkten hemen sonra başlayan dalgaboyları.

gözümüzle görelim.. deney tüpünün içine klor ve hidrojen gazları konmuş.. farklı renklerde, yani farklı frekanslarda ışık tutuyorlar.. kırmızı, sarı, mavi, mor.. hiçbir şey olmuyor.. ta ki ultraviyole gelinceye kadar.



demek ki spesifik bir reaksiyonu belli dalga boylarını kullanarak başlatmamız, hızlandırmamız, durdurmamız, yönlendirmemiz mümkün.. genel anlamda molekülleri ve daha da genel anlamda etrafımızda gördüğümüz her şeyi elektromanyetik radyasyonla etkileyebiliyoruz.

son bir not; videodaki arkadaşlar deneyi laboratuarda değil kapalı bir amfide yapıyorlar. neden? çünkü penceresi olan bir mekana güneş ışığı girer. güneş ışığında ultraviyole de var. yani klor ve hidrojeni güneş ışığının çok az girdiği bir yerde yapsan bile çok hızlı ve çok tehlikeli bir tepkime gerçekleşir.

şimdi yavaş yavaş bizi daha yakından ilgilendiren bir moleküle gelelim.

h2o.. su.. vücudunuzun %70'i.

suyu etkileyebileceğimiz özel bir dalgaboyu aralığı var mı? var değil mi? yukarıdaki videoda söyledi zaten. mikrodalga. tam olarak 2450 megahertz, 2.45 gigahertz.

mikrodalga fırın görmüşsünüzdür, değil mi?



hepimiz üç aşağı beş yukarı ne olduğunu biliyoruz.. mikrodalganın içine kesinlikle elimizi sokmuyoruz. mikrodalga yiyeceklerdeki suyu ısıtıyor. tabak soğuk ama yemek sıcak.. da ne kadar sıcak?



size zarar vermek isteyen biri mikrodalga fırınla, deyim yerindeyse "kanınızı kaynatabilir mi?"

kaynatır kaynatmasına da.. gerek yok..

şöyle söyleyeyim; vücudunuzun normal sıcaklığı 36.5 derece. 38 oldu mu yatağa yatıyorsun, 41'de yataktan kalkamıyorsun, 42'de beyin hasarı başlıyor, 44'te "hesabı alabilir miyim" diyorsun. yani birilerin mikrodalgayla size zarar verebilmesi için ille de sizi buharlaştırması gerekmiyor.

"eyvah! ya birileri mikrodalga yayan bir silah yaparsa" diye endişeleniyorsanız vaktinizi boşuna harcamayın, yapıldı bile..

adı Active Denial System
https://en.wikipedia.org/wiki/Active_Denial_System

Bildiğiniz mikrodalga fırının çok daha güçlüsü diye düşünebilirsiniz.

Toplumsal olaylarda kullanılmak üzere üretilmiş bir silah. "gösterici" olma görevi verilen insanlar yandıkları için etrafa kaçışıyor.




Toplumsal olaylarda kullanılan bir silah dedik ama aletler ne için yapıldıklarını bilmezler, böyle de bir gerçek var. kötü niyetli biri o silahı bir bebeğin üstüne doğrulttuğunda alet dile gelip "ama abi ben toplumsal olay felan" demez.. hatırlatmaya gerek var mı bilmiyorum, silahlar cinayet işlemez, insanlar cinayet işler.


şimdi geliyoruz daha güncel olan soruya..

elektromanyetik radyasyonla birileri bizi hasta edebilir mi? örneğin oksijen moleküllerini etkileyerek nefes alışverişiniz üzerinde bir etki oluşturulabilir mi?

şu videoda kadının anlattığı mevzu..


evet, mikrodalga radyasyonuyla bir çok şey mümkün, nefes alış verişiniz bozulabilir, baş dönmesi, mide bulantısı, baygınlık gibi şeylere sebep olunabilir. basit zararlardan çok daha fazlası da yapılabilir.

bir de bu dünyada bizden başka yaşayanlar da var diye hatırlıyorum sanki. arılar? kuşlar? ağaçlar?.. sadece "insan sağlığı" diyerek açıkçası biraz bencillik yapmış oluyoruz.

işte 5g'nin artıları eksileri diye tartacak olursak üzerinde ısrarla durmamız gereken noktalardan başında bunlar var.

ama onlar test edilmiştir, güvenli olduğu onaylanmıştır filan diye düşünüyor olabilirsiniz. hiçbir şey test edilmiyor.. başka bir deyişle; testlerle ilgili paylaşılan bilgi ve sizin sıradan bir vatandaş olarak o bilgileri doğrulama şansınız o kadar az ki, o testleri hiç yapmasalar ruhunuz bile duymaz.

aksini iddia edecek olanlar ddt'yi araştırabilir.

ddt bir tarım ilacı.. nasıl onaylanmış, ne zaman kullanılmaya başlanmış, ne kadar süre kullanılmış, neden yasaklanmış, kaç tane bebek sakat doğmuş boş vaktinizde araştırıp görebilirsiniz.

bu işin sağlık kısmı.. bunun bir de politik izdüşümü var.

bu ne?


çiçek sulama aleti. birileri bu alete bile çip takmak istiyor. her şeyi saniyesi saniyesine raporlasın. kaç kere bastınız, kaç litre su doldurdunuz, saat kaçta kullandınız vs.. neden? belli değil. siz nasıl düşünürsünüz bilemiyorum ama bu bana manyakça geliyor.

gözümüzle görelim, kulağımızla duyalım. FCC başkanı 5g övüyor.


hadi çiçek sulama pompası tamam da buzdolabınız, televizyonunuz? insülin pompanız? kalp piliniz? videodaki arkadaşın dışarıdan müdahale edebileceği bir arabayla uzun yola çıkmak ister misiniz? ben istemem.

unutmayın; özgürlüğünüz de en az sağlığınız kadar önemlidir. dahası özgürlüğünüz yoksa, sağlığınız da tehlikede demektir.

bence mesele 3g, 5g, 10g meselesi değil. hem sağlık hem de insan hakları açısından "kablosuz iletişim" denen bu kavrama çok daha temelden bakmamız gerekiyor. ne veriyoruz, karşılığında ne alıyoruz.. oturup yeni baştan değerlendirmeliyiz..

bizim için en cazip yanı olan internet bağlantısını yalnızca evimizde/ofisimizde kablolu olarak kullansak veya kablosuz erişim şehirlerde çok kısıtlı alanlarda mümkün olsa çok mu canımız sıkılır? en sevdiğimiz diziyi 4K izliyoruz da acaba 10 yıl sonraki kanserin tohumunu da ekmiş oluyor muyuz? ben kesin konuşamıyorum.

bildiğim bir şey var, yolda yürürken instagrama layk atamadınız diye ölmezsiniz.. bunu size garanti ederim. ama kötü niyetli birileri çok tehlikeli teknolojileri burnunuzun dibine kadar getirdiğinde güvende olabilir misiniz? sanmıyorum.


sizin de düşünmenizi rica ederim.


madem buraya kadar okudunuz son bir soru sorayım bari: DNA'nızı değiştirebilir miyim? Daha açık sorayım, sadece yediklerinizi içtiklerinizi kontrol ederek DNA'nızı değiştirebilir miyim?

cevap "hayır" di mi?.. mümkün değil.

… inşallah öyledir.

corona testi

meekma
tane tane anlatmaya çalışayım

antikor nedir?

zikipedya tarifi
Bağışan ya da antikor, çok hücreli hayvansal organizmaların bağışıklık sistemi tarafından kendi organizmalarına ait olmayan organik yapılara karşı geliştirilen glikoproteinin yapısındaki moleküllerdir. Bu moleküller organizmayı yabancı moleküllerin yol açması muhtemel zarar verici etkilere karşı erkenden uyararak koruyuculuk sağlarlar. İmmünglobulinler; IgG, IgM, IgA, IgD, IgE tipleri vardır.


türkçesi; hastalanıyorsun, vücudun hastalığı tanıyor ve hastalığa yol açan mikropları temizlemek için antikor üretiyor. mikroplar temizleniyor, antikorlar ömrün boyunca kanında kalıyor ve o hastalığa karşı bağışıklık kazanmış oluyorsun.

bu götten uydurma hastalıkla ilgili milyon tane efsane üretildi, yok 17 gün yaşıyormuş, havada 3 metre gidiyormuş, yok 10 metre gidiyormuş, yok ebesinin amına gidiyormuş filan.. kiminde hiç belirti vermiyormuş, kimisinde akciğerlerin taş kesiliyormuş, yok testlerin hata oranı %30'muymuş, %80'miymiş, adamın biri önce pozitif vermiş, sonra tedavi olmuş negatif vermiş, sonra bi bakmışlar gene pozitif olmuş filan..

paniğinizi ölçüyorlar. siz panik yaptıkça daha saçma sapan efsaneleri dolaşıma sokuyorlar. bu bir tanesi bir tanesini tutmayan zırvaların nedeni bu.

boşuna panik yapıyorsunuz. karşımızda en kabadayı haliyle her sene olan griplerden biri var, muhtemelen o bile yok. insanları evlerine kapattılar, korku içinde yaşatıyorlar, güneş görmek yok, hareket yok, depresyon son gaz.. yetmezmiş gibi hapishaneler boşaltılıyor hapçısı, torbacısı ortalığa salınıyor.. ekonomi belki de çökme noktasını geçti.. bu ateşe kendi paniğinizle odun atarsanız günde 100 ölüm filan olan günleri mumla arar hale gelirsiniz çok yakında.

bir de maske işi var.. yolda görüyorum vatandaşın 100 metre yakınında insan yok ama maskeyle dolaşıyor.. güzel dostlar vücudunuzdaki en azgın bakterilerden birisi ağzınızda yaşayan streptokoklardır. hadi toplu taşımayı filan anlarım da açıkhavada maske takıp ağzınızdan çıkan havayı tekrar tekrar içinize çekmenin mantığını hiç anlamıyorum. o streptokoklardan birini akciğerinize yerleştirirseniz çok daha büyük iş alırsınız başınıza.

peki nereye gidiyor bu vaziyet?

tüm dünya genelinde bir polis devleti geliyor, getirmeye çalışıyorlar ve kartlarını açtılar. bütün bu tantana bundan. bill gates'inden, bilmem ne kurulu uzmanına kadar hepsi bir takımda, siz bir takımdasınız. ya buna uyanırsınız ya da uykuda ölüm.

konuya geri dönüyoruz corona testi

belli ki bir sıkıyönetim durumu olacak ve birileri tırnak içinde "karantinaya" alınacak...... da nasıl?


corona testi antikora dayalıymış..
https://www.scientificamerican.com/article/heres-how-coronavirus-tests-work-and-who-offers-them/

bak şimdi hastalığı hiç almadın, vücunda mikrop yok, dolayısıyla antikor yok.. negatif verirsin... eee? sonra? güvende mi olacaksın? hastalığı kapmayacak mısın? elbette kapacaksın.

sonunu baştan söyleyeyim, aşı diyecekler yani filmin sonunu görün artık. o aşının içinde mikroçip olacak mı? haliyle.. mesele virüs değil sen hala anlamadın mı? mesele sensin. seni kontrol etmek istiyorlar. çünkü çok güçlüsün.. uyuyan bir devsin. ah şunu bir anlasanız.

hastalığı aldın, hiçbir semptom göstermeden veya aksırarak tıksırarak hastalığı yendin ve antikor ürettin. test sonucun ? pozitif.. e nolcak şimdi sapasağlam halinle karantinaya mı gideceksin? ailen, çocukların, sevgilin?

ya da şöyle düşün, hastalığı yarım saat önce kaptın. antikor üretimi filan hiçbir şey başlamadı.. test sonucun? negatif.. ee şimdi etrafındakiler güvende mi oldu? yarım saatte bir gidip test mi yaptıracaksın?

saçmalığı bir kere daha ifade etmeye çalışayım, antikora dayalı bir testte pozitif verirsen vücudunda antikor var demektir, yani ya hastalığı yenmişsindir, ya da yenmek üzeresindir. zaten olması gereken şey bu.. niye karantinaya alıyorsun bu insanı?

bir de şöyle düşün, bağışıklık sistemi tamamen bozulmuş bir şahıs var, mikrobu almış ama vücudu antikor üretemiyor, hastalıkla savaşamadığı için doğru dürüst belirti de vermiyor, ateşi bile çıkmamış (ateşi çıkaran mikrop değildir, vücudunuzdur. vücudunuz hastalıkla savaşmak için ateşi yükseltir. çünkü akyuvarlar sıcakta daha etkin çalışır.) bu bağışıklık sistemi bozulmuş adamın testi ne çıkacak? negatif.. haydaaa... di mi?

her kafadan bir ses çıkıyor, bu da benimkisi olsun.

varsa bu işlerden anlayan bir doktor filan tanıdığınız sorun anlatsın siz de buraya yazın. neymiş bu plastik testin mantığı..


bana sorarsanız antikor mantikor bile hikaye.. belki basit bir kan grubu testine yeni ambalaj bastılar hepsi bu..
(bkz: pcr)

amaç ne? yarın dünya çapında sıkıyönetim ilan edildiği zaman sokak ortasında test yapıp birilerini zorla askeri karantina araçlarına tıkmak için.. böyle dramatik görüntüleri her köşebaşında sergileyecekler ki geride kalan zavallı etler (siz oluyorsunuz bu) aklını başına devşirsin.

çok büyük bir kötülük zincirinden boşaldı.. o kötülüğü götünün üstüne oturtabilecek gücünüz var ama henüz farkında bile değilsiniz..

sadece soru sorun.. bu bile yeterli.. merak etmeyin cevap veremeyecekler, cevap veremedikçe de onlar panik olmaya başlayacak.. biraz da onlar panik olsun amk.. yeter lan!

biraz silkinmeye çalışın, böyle kuzu kuzu giderseniz bu işin sonunda bıçak var.. benden uyarması.

neden bekliyorsun?


bu sözlük, duygu ve düşüncelerini özgürce paylaştığın bir platform, hislerini tercüme eden özgür bilgi kaynağıdır.
katkıda bulunmak istemez misin?

üye ol